Halsizlik.Net Sağlık, Baş ağrısı, Halsizlik Nedenleri, Tansiyon

21 Ağustos 2009

Geriatri

Filed under: Yaşlılık ve Sağlık — Etiketler: — admin @ 18:31

Hazırlayan: Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal
Hacettepe Üniversitesi Geriatrik Bilimler Araştırma ve Uygulama Merkezi GEBAM Müdürü
Geriatri Turkish Journal of Geriatrics Editörü

Yaşlılık da sevgi gibidir, saklanamaz
Thomas Dekker

Yaşlanma ayrıcalıksız her canlıda görülen, tüm işlevlerde azalmaya neden olan, süregen ve evrensel bir süreç olarak tanımlanabilir.

Organizmanın molekül, hücre, doku, organ ve sistemler düzeyinde, zamanın ilerlemesi ile ortaya çıkan, geriye dönüşü olmayan yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin tümüdür.

Yaşlılardaki patolojik değişiklikleri anlayabilmek için yaşlanmanın normal seyrini öğrenmek gerekmektedir.

Gerçek biyolojik yaşlanma değişik bireylerde farklı hızlarda olmaktadır; çünkü genetik özellikler, yaşam tarzı, hastalıklar ve kişilerin fizyolojik başa çıkma yolları çok değişiklikler göstermektedir. Normal yaşlanma sürecinde, zamana bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler, normal koşullar altında fonksiyon kaybına neden olmazlar, ancak organ sistemlerinin rezervlerinde ve homeostatik kontrolde bir azalma söz konusudur. Bu nedenle vücudun çeşitli stres ve değişen koşullara adaptasyonu azalmıştır.

Yaşlılar daha sık hastalanmakta, daha fazla kronik hastalık veya sorun ile yaşamak zorunda kalmakta, çoğu kez birkaç sağlık problemini bir arada göğüslemeye çalışmakta, bütün bunların sonucunda da sağlık merkezlerine daha fazla başvurmakta ve daha uzun süre hastanede yatırılmaktadırlar. Yaşlılarda sadece hastalıkların klinik boyutu ve tedavi yaklaşımları değil, tanısal mantık da değişiklikler göstermektedir. Konunun sosyal, kültürel, yasal, ekonomik ve etik boyutları göz önüne alınacak olursa ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığı da ortaya çıkacaktır.

Pek çok GERİATRİST tarafından bu bilim zekanın, sorun çözmenin, yaratıcılığın ve hasta ile aileler arasındaki duygusal birlikteliğin bir karışımı olarak tanımlanmaktadır. Yaşlanmaya bağlı yeti kaybının ve hastalıkların tedavi ve rehabilitasyon giderlerinin artması, yaşlılarda görülme sıklığı artan hastalıklara bağlı sorunların yoğunlaşması, yaşlanmanın altında yatan yapısal ve işlevsel mekanizmaların gün geçtikçe daha fazla aydınlanması, GERIATRİ bilimine sadece gereksinimin değil, ilginin de artmasına neden olmaktadır. Bütün bunlara karşın tüm dünyada önerilen sağlık reformu taslakları açısından yaşlılar gerekli özeni görmemektedirler. Her tıbbi sorun ve uygulamanın yaşlı ile ilgili önemli ayrıcalıklarının olduğunu ve bunları bilinçli olarak öğretmek ve uygulamak zorunluluğu doğduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca, yaşlıların sağlığının korunmasının ve yaşam kalitesinin arttırılmasının da ana tıbbi sorunlar kadar önemli olduğu göz ardı edilmemelidir. Tıbbın hiçbir dalında bu kadar çeşitli konunun ve bilim dalının iç içe girdiği görülmez ve yaşlı hastalar bağımsız bir yaşam için doktorların yeteneğine en bağımlı kişilerdir.

Son yüzyıl içerisinde kaydedilen en önemli gelişmelerden birisi beklenen yaşam süresinde artış olmasıdır. Gelişmiş ülkelerde bu süre ortalama 47 yıldan 75 yılın üzerine çıkmıştır. Doğum hızındaki azalma, kronik hastalıkların tedavisinde kaydedilen gelişmeler ile birlikte bu artış toplumun demografık özelliklerinde önemli değişikliklere neden olmuştur. 2050 yılında Avrupa nüfusunun yaş ortalamasının 60 yıla ulaşması beklenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde de benzer bir süreç yaşanmaktadır.

1987 yılında toplanan WHO Expert Committee on Health of Elderly, 2000 yılında dünyadaki 600 milyon yaşlı insanın 60 yaş ve üzerindeki bireylerin yaklaşık 2/3 sinin gelişmekte olan ülkelerde yaşayacağını bildirmiştir. 1960 yılında bu oran 50 olarak saptanmıştır. Yaşlı populasyondaki bu artışın özellikle Asya da belirgin olması beklenmektedir. Gelişmekte olan kategorisine giren çoğu ülkede 60 yaş ve üzeri populasyon, genel nüfusa göre daha hızlı artmaktadır. 1980-2020 yılları arasında bu ülkelerde toplam nüfusun 95 oranında artması beklenirken, yaşlı populasyonda bu artış oranı 240 olarak hesaplanmıştır.

Yaşlanan populasyonun gereksinimleri de değişmektedir. Çalışmalar yaşlı populasyonun genç populasyona göre sağlık hizmetlerini daha fazla kullandığını göstermektedir. Yaşlı bireyler daha uzun süre hastanede kalma eğilimindedir. Kronik hastalıklar ve özürlülükteki dramatik artışlar nedeni ile uzun dönem bakım hizmetlerine huzurevleri, bakımevleri vb. duyulan gereksinim artmıştır. Yaşlı bireylerin önceki yetilerini geri kazanmaları için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Amerika Birleşik Devletleri de bakım evlerindeki yatak sayısının hastaneleri geçtiği bildirilmektedir. Araştırmalara göre bakımevinde kalan her bireye karşılık toplum içinde 2-3 birey profesyonel olan ya da olmayan bireyler tarafından bakılmaktadır.

Kronik hastalıklar hızla artmaktadır. Üç temel hastalığın kardiyovasküler sistem hastalıkları, kanser ve inme tedavisindeki gelişmeler ile bu hastalıklar tam olarak iyileşme ile sonuçlanmasalar da yaşam süresi uzamıştır. Yine bazı hastalıklar kronik pulmoner hastalıklar, Alzheimer, Parkinson, duyu ve görme bozuklukları bireyin yetisinde belirgin azalmalara neden olmaktadırlar ve bunlar yaşlılarda görülen hastalıklardır. Yaşam süresinin uzaması ile daha sık görülür olacaklardır. Ayrıca mortalite istatistiklerinde yer almayan fakat önlenemeyen Alzheimer, Parkinson, Osteoporoz ve Osteoartroz gibi hastalıklar ölüme neden olmasalar da ciddi özürlülüğe neden olmaktadırlar. Tüm hastalıklarda amaç fonksiyonların iyileştirilmesi veya aynı düzeyde kalmasının sağlanmasıdır. Tedavinin amaçları arasında yaşam kalitesinin yüksek tutulması da bulunmaktadır.
Bu aşamada yaşlanma olayındaki mekanizmaları anımsamak yararlı olabilir. Yaşlanmaya özgü değişikliklerle ilgili moleküler düzeyden organ sistemlerinin fonksiyonlarına kadar birçok teori üretilmiştir,

1-Somatik mutasyon teorisi: Somatik hücrelerde yaşam boyu biriken mutasyonlar birçok hastalığa neden olur. Örneğin onkojenik mutasyonların somatik hücrelerde yaşam boyu birikmesi kanser görülme yaş ilerledikçe arttırır. Somatik mutasyon teorisi mitokondrial DNA mutasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

2-Serbest radikal teorisi: Bu teoriye göre endojen olarak üretilen yüksek reaktivitedeki serbest radikaller somatik mutasyonlara ve protein hasarına yol açar. Serbest radikallerden olan oksidatif değişiklikler yaşlılığın dejeneratif hastalıklarında aı~tan bir öneme sahiptir.

3- Hücre yaşlanması teorisi: Hücre proliferasyonunu kontrol eden genler klonal yaşlanmanın sebeplerindendir. Hücre yaşlanması kromozom uçlarında telomer bölgesindeki DNA kayıplarını da kapsar. Programlı hücre ölümü yani apoptozis de yaşlanma ile ilgilidir. Hücre ölümü ayrıca iskemi yada toksinler gibi nedenlerle de olabilir; buna nekrotik hücre ölümü denir.

4-Bağışıklık teorisi: Yaşlılarda görülen primer immün yanıt zayıflaması onları infeksiyonlara duyarlı kılar. Ayrıca yaşlılarda düşük grade otoimmüıı ve inflamatuar prosesin artışı söz konusudur.

5-Endokrin teorisi: Menopoz olayı over foliküllerinin ve oositlerin kısıtlı depolarının bitmesi ile meydana gelir. Geniş kapsamlı fızyolojik değişiklikleri içerir.

6-Nöroendokrin teorisi: Pitüiter bezdeki değişikliklerin yaşlanmada rol oynadığı görüşü vardır. Ayrıca otonomik sinir sisteminde ve metabolizmadaki birçok değişiklikler beyin merkezlerindeki yavaşlama ile açıklanmaktadır. 7-Kullanılmaya bağlı eskime teorisi: Bu teori yaşlanmanın mekanik ve biyokimyasal özelliklerini kapsar. Eklem ve dişlerin yaşlanma ile birlikte erozyona uğraması gibi. Moleküler düzeyde serbest radikallerin bazı yerine konamaz moleküllerde hasar oluşturmaları gibi.

Yaşlı hastanın değerlendirilmesi aşamasında bazı temel özellikler klinisyenlerce göz önüne alınmalıdır. İleri yaştaki bir hasta hem akut hem de kronik şekildeki pekçok karmaşık psikososyal ve fiziksel patoloji nedeni ile hastanelere başvurabilir. Yaşlının özgül organ, sistem veya hastalık bazında değil, fonksiyonellik bazında ve multidisipliner bir anlayış ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Geriatrik değerlendirme yaşlılardaki multipl problemleri kapsayan tanımlayıcı, açıklayıcı ve çözüm üretici bir tarz içinde yapılmalıdır.

Belli bir organ sistemine veya hastalığa ait olmayan bazı semptomlara yaşlı hastalarda sık rastlanmaktadır. Hasta değerlendirilirken mutlaka göz önüne alınması gereken semptomlar şunlardır:

1-Baş ağrısı: Yaşlılarda ani başlayan baş ağrılarının nedeni sıklıkla kafa içi kitle veya temporal arterit olabilir. Servikal spondiloza bağlı oksipital baş ağrıları olabileceği de unutulmamalıdır.
2-Halsizlik: Bu semptomun akut olarak gelişmesi klinisyene miyokard enfarktüsünü, serebral tronbozisi veya bir infeksiyon hastalığını, kronik olarak gelişmesi ise aterosklerotik kalp hastalığını, anemiyi, kronik pulmoner hastalıkları, kronik infeksiyonları, tiroid fonksiyon bozukluklarını, tiazid grubu diüretik kullanımına bağlı hipopotasemiyi, hipnotik kullanımını hatırlatmalıdır.
3-İştahsızlık: Depresyon, kronik karaciğer ve böbrek hastalıkları, gastrointestinal sistem hastalıkları yanında tat ve koku duyusundaki kayıplara bağlı yeme isteğinde azalma da olabilir.
4-Vertigo: Sıklıkla vertebral arter yetmezliği, iç kulak patolojisi, serebellum, beyin sapı lezyonu veya postural hipotansiyona bağlı olarak gelişebilir.
5-Konstipasyon: Lifli besinlere diyette az yer verilmesi, abdominal adelelerde kuvvet kaybı ve pelvik tabanda gevşeme nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Herhangi bir hastalık veya semptom nedeni ile hastaneye başvuran yaşlı kişide tedavi edilmesi gereken pek çok sorun olabilir. Dolayısı ile tüm semptomlar tek hastalık ile açıklanmaya çalışılmamalı, herhangi birinin farklı hastalık belirtisi olabileceği göz önüne alınmalıdır.
Klinisyenlerce göz ardı edilmemesi gereken temel konulardan biri de etik kavramıdır.

Etik boyut; klinik koşullarda o anda ne yapılması gerektiği ve tıbbi tercihle ilgili olarak hastaya yardım edilmesi konusunda pratikteki kararlardır. Tıbbın insan bedenine müdahalesinin amacı yaşamın sürdürülmesine hizmet edilmesidir. Herhangi bir karar aşamasında da bunun hasta ile birlikte ortak olarak alınmış bir karar olması gerekir ki; o zaman da gündeme aydınlatılmış onam konusu gelir. Amaç bilgilendirdikten sonra hastadan gerekli girişim için onay alınmasıdır, çünkü kişinin bedensel bütünlüğü yasa ve etik değerler veya kurallarca korunmuştur. Yaşlı hastanın kendisine anlatılan bilgiyi anlaması ve karar vermesi aşamasında hekime büyük sorumluluk düşmektedir.

Bir diğer önemli konu da ilaç kullanımıdır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşlılardaki ilaç tüketimi azımsanmayacak boyutlardadır. Oysa uygulanacak olan ilaç tedavisini titizlikle planlamak ve hastayı izlemek gerekmektedir. Çünkü ilaçların vücuttaki etkisini belirleyen farmakokinetik ve farmakodinamik olaylarda yaşlanmaya bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Yaşlanma ile doku cevabı değişmekte, tedaviye uyunç azalmakta, birçok hastalık bir arada bulunabilmektedir. Ayrıca yaşlılığın derecesi kronolojik yaştan bağımsız olabilmekte, genetik varyasyonlara rastlanabilmekte ve çevresel etkenlere de değişik oranlarda maruz kalınabilmektedir. Yaşlılarda en sık yan etki oluşturan ilaç grubu santral sinir sistemi depresyonu yapan ilaçlardır, bunları antibiyotikler, analjezikler, antikoagülanlar, antihipertansifler,bronkodilatatörler, diüretikler ve oral hipoglisemik ajanlar izlemektedir. İlaç yan etkisi olabileceğini düşündürmesi gereken bulguları ise yaşlılar göz önüne alındığında şöyle sıralayabiliriz; Depresyon, konfüzyon, huzursuzluk, düşme, hafıza kaybı, ekstrapiramidal sistem bulguları Parkinsonizm, tardiv diskinezi, konstipasyon ve inkontinans.
Yaşlılarda akılcı ilaç kullanımının temel ilkeleri dokuz ana başlık altında ele alınmaktadır:

1-İlaç tedavisinin gerekli olup olmadığı irdelenmelidir.
2-Halen kullanılan ilaç ve sigara-alkol gibi maddeler bilinmelidir.
3-Reçeteye yazılan ilaçların farmakolojik özelliklerinin bilinmesi gerekir.
4-Yaşlılarda tedaviye düşük doz ile başlanmalıdır.
5-Doz veya ilaç kombinasyonları, ya da ilacı kesme kriterleri dikkatle belirlenmelidir.
6-Tedavi mümkün olduğunca basitleştirilmelidir, böylece yaşlı hastanın uyuncu artacaktır.
7-Tedavi düzenli olarak gözden geçirilmelidir.
8-Hastanın gereksinimi olmayan ilaçlar tedaviden çıkarılmalıdır. 9-Her ilacın yeni sorunlar yaratabileceği akılda tutulmalıdır.

Geçtiğimiz 1999 yılı dünya sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Yaşlılar Yılı olarak belirlendi. Yaslıların ailelerine ve topluma katkıda bulunmayan insanlar olarak algılanmalarının yanlış olduğu vurgulanarak aktif ve üretken bir yaşlılık sürecinin önemi üzerinde duruldu. Ailesel, sosyal ve çevresel faktörleri kapsayan doğru bir yaşam tarzı yanında sosyal eşitsizlik ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalar da yaşlılık sürecinin en iyi şekilde yaşanabilmesine destek olacaktır.

Pek çok platformda gündeme getirdiğimiz 1982 World Assembly on Ageing raporundaki önemli noktaları tekrar anımsatmakta yarar görüyorum; yaşlılar fiziksel ve mental olarak kötüye kullanılmamalı, toplumun sosyal, eğitsel ve kültürel kaynaklarını kullanabilmeli, yaşlı birey potansiyelini geliştirme şansına sahip olabilmeli, nerde yaşarsa yaşasın temel özgürlük ve insan haklarına sahip olmalı, hastalıklardan korunmak için sağlık hizmetlerinden rahatlıkla yararlanabilmeli, olabildiğince uzun süre kendi ortamında yaşayabilmeli, yeterli gelire sahip olmalı, güvenli bir çevrede yaşayabilmeli, kapasite ve ilgi alanına göre hizmet verebilmeli, iş gücüne katılabilmeli, bilgi ve deneyimlerini genç kuşaklara aktarabilmek için kendi ile ilgili politikaların saptanmasında aktif rol alabilmelidir.
Üretken yaşlılığın yolu sağlıklı yaşlanmadan geçer, oysa Dünya sağlık Örgütü ün 1998 Sağlık Raporundaki verilere göre Türkiyede her yüz kişiden 38i 50 yaşına varmadan ölmektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik, sağlık güvencesine kavuşabilme, mevcut sağlık hizmetlerinin nitelik ve niceliğinin arttırılması, yataklı ve temel koruyucu sağlık hizmetlerinin tatmin edici bir düzeye ulaşması doğal olarak hem yaşam süresini uzatacak, hem de yaşam kalitesini arttıracaktır. Dolayısı ile hekimlerin yaşlanan nüfusun gereksinimlerini en iyi şekilde karşılamak üzere eğitim almaları ve deneyim kazanmaları gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; her yaşlı birey toplum içinde aktif olma ve aktif yaşlanma şansına ve hakkına sahip olmalıdır. Bu anlamda hekimler de önemli bir misyon yüklenmektedirler.
Toynbee in ifade ettiği gibi toplumun kalite ve dayanıklılığı yaşlı vatandaşlarına gösterilen özen ve saygı ile ölçülür.

Vajinismus eşlerine öneriler

Filed under: Vajinismus — Etiketler: — admin @ 18:30

Belki kadınlarda bu tür cinsel problemlerin olabileceğini evlenip bu problemin içine düştükten sonra duydunuz ve neden böyle bir durumun sizin başınıza geldiğini bir türlü anlıyamıyorsunuz. Belki de eşinizi çok seviyor ve onu her ne kadar anlamaya çalışıyor olsanız da halen bir takım içsel gerilimlerden kendinizi geri alamıyorsunuz.

Belki de -siz de eşiniz gibi- tüm durumu kabul ettiniz, ama zaman zaman yine de kendi kendinize keşki böyle olmasaydı diyorsunuz. Ya da sorununuzu inkar edip kendinizi -yoğun iş hayatınız gibi- başka konular ile avutmaya çalışıyorsunuz.

..

Öncelikle vajinismusun eşinizin hatası olmadığını kesinlikle anlamalısınız. Bu yalnızca onun değil bir çift olarak her ikinizin de problemi sayılır.

Vajina kaslarında hissetiği spazmlar penisin içeri girmesini imkansız kılmakta ve her türlü deneyim eşinizde acıya sebep olmaktadır. Bu spazmlar istem dışı olmakta ve bilinçli yönlendirme yoktur. Yani bunun oluşmasına eşiniz sebep olmamaktadır. Bu konuda onu anlayışla karşılamalısınız.

Bu durumun üstesinden gelmede sizin sabrınızın, anlayışınızın ve işbirliğinizin önemi çok büyüktür. Artık profesyonel bir destek almak için harekete geçme zamanınız geldi.

Uyku, öğrenmeyi kolaylaştırıyor

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler:, — admin @ 18:29

Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, sabahları biraz fazla uyumanın öğrenme süreci üzerinde olumlu etkisi var. Doktorlar uykunun öğrenme üzerindeki olumlu etkisinin zaten bilindiğini, ancak son araştırmayla bunun nasıl gerçekleştiğini belirlediklerini söylediler.
CBS’in haberine göre, iyi bir uykunun öğrenme üzerindeki etkilerini ölçmek için bir grup üzerinde çeşitli deneyler yapıldı. Çeşitli beceri testlerinden oluşan deneyler, 12 saatlik dinlendirici bir uyku sonunda gruptakilerin öğrenme becerisinin yüzde 20 arttığını gösterdi.
Doktorlara göre uyku iki ana evreye ayrılıyor ve en verimli saatleri gecenin son kısmı yani sabaha karşı yaşanıyor. Uykunun son iki saatlik bölümünün öğrenme üzerinde olumlu etkisi olduğunu keşfeden araştırmacılar, pek çok kişinin erken kalkarak bu süreci kısa kestiğini belirtiyor.

__________________

Uyku İçin İdeal Sıcaklık

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler: — admin @ 18:29

“Uyku için ideal sıcaklığın 22 derece olduğu ve bu dereceden daha sıcak ve soğuk ortamların, insanların uyanık sağlanmasına yol açacağı bildirildi.

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Uyku Laboratuvarı Sorumlusu Doç. Dr. Murat Aksu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, uykunun oluşumunda iklim faktörlerinin önemli rol oynadığını söyledi.

Uykuyu oluşturan hormonların salınımının mevsimsel olarak değişiklik gösterdiğine dikkati çeken Aksu, şöyle devam etti:

”Uyku için en ideal sıcaklık 22 derecedir. Daha sıcak ya da daha soğuk ortamlar, metabolizmanın faaliyetlerini artırdığı için insanların uyanık kalmasını sağlar. Bunun yanında gün ışığına az ya da çok maruz kalma da uykuyu etkiler. Türkiye’de 12-13 saat gün ışığında kalmaya programlanan organizma, Alaska’da 18-20 saat gün ışığına maruz kaldığında uykusuzluk olur.”

Aksu, uykusuzluğun, gündüz iş veriminin düşmesine, uyku haline, iş ve trafik kazalarına yol açabileceğini de kaydetti.”

www.internethaber.com
__________________

Uykunun Haritasını Çizdiler!

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler: — admin @ 18:29

Newsweek, son sayısında uykusuzluğun haritasını çıkarıyor ve “Niye uyuyamıyoruz?” sorusuna bilimsel yanıtlar arıyor.

Dünyanın her yerinde her gün yatağında dönerek uykuyu arayanların sayısı artıyor. Halen ABD’de 70 milyon insan uyku sorunu çekiyor. Hatta bir önceki yüzyıla oranla, ortalama 90 dakika daha az uyuyoruz. Giderek sağlık sorunu halini alan uykusuzluk için üretilen çözümler var. Ama hangisi işe yarıyor?

ABD’nin ünlü haber dergisi Newsweek son sayısında bu konuya parmak bastı. Uykusuzluğun nedenleri arasında elektronik aletleri fazla kullanmak başı çekiyor. Psikolojik sorunların etkisi de büyük. Harvard Üniversitesi’nden nörolog Clifford Saper’in yaptığı araştırma, uykusuzluğun haritasını çıkardı.

Saper’in “Uyku şalteri” adını verdiği sistemde beyin yalnız çalışmıyor. Hipotalamus ve önündeki hücrelere uyku merkezi adı veriliyor. Beden kendi ritmiyle beyin merkezli bu şalteri destekliyor ve biyolojik saatin çalışmasına yardımcı oluyor. Bu yüzden uyku saatlerini değiştirmek tehlikeli olabiliyor.

Uykusuzluktan kurtulmak için izinsiz ilaçları bile deneyen Amerikalılar, lavanta, yasemin gibi bitkilerden yapılan değişik ürünleri de kullanıyor. Bu arada, adetten diyerek sıcak süt, hindi, hatta horlamayı önlemek amacıyla tenis topuyla (nefesini düzenlediği gerekçesiyle ensesine koyup üzerine yatıyor) uyumayı bile deniyorlar ancak başarılı olamıyorlar.

Kaynak: www.saglikplatformu.com
__________________

Yorgunum, Yorgunsun, Yorgunuz

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler:, , — admin @ 18:28

Yorgunum, Yorgunsun, Yorgunuz
Hazırlayan : ESRA ÖZÜBEK
www.elle.com.tr

Bahar aylarında güneşin sıcacık etkisi içimizi ısıtmaya, psikolojik olarak pozitif enerji vermeye başlamasına rağmen nedense bir yorgunluk, bezginlik hali başgösterir çalışanların çoğu işe gitmek istemez, sabah yataktan kalkmak bir kabus durumunu alır.

Uzmanlara göre bahar yorgunluğu ya da bahar depresyonu; özellikle bahar mevsiminin başladığı günlerde birçok kişide görülebilen, genel bir bitkinlik, güçsüzlük ve enerji noksanlığı, isteksizlik, uykusuzluk ve vücutta karıncalanma gibi belirtilerle seyreden bir rahatsızlık hali olarak tanımlanıyor. Peki hepimizi etkisi altına alan bu durum neden ortaya çıkıyor? Bu konuda daha detaylı bilgi almak için Acıbadem Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Koptagel İlgün ile görüştük: “Kışın soğuk ve güneşsiz günleri yavaş yavaş yerini baharın neşesine ve sıcaklığına terk ediyor. İşte bu hava ve mevsim değişikliği insan biyoritmini (insan vücudu hassas bir saat gibi bu değişikliklere uymaya çalışır) olumsuz etkiliyor. Bahar mevsiminde doğal olarak havadaki elektrik yükü artıyor. Bu yük havada bulunan pozitif ve negatif yüklü iyonlar aracılığıyla taşınmaktadır. Bu taşıma dengesi bozuklukları iklim değişikliği dönemlerinde sıkça karşımıza çıkar. İnsanlarda yorgunluk belirtileri ve ruhsal sıkıntılara bile yol açarak rahatsızlık sebebi olurlar. Havadaki elektrik yükü şehirlerde ve de özellikle büyük şehirlerde daha fazladır. Bu duruma bir de hava kirliliği, sanayi atıkları ve trafik yoğunluğu eklenirse, kişilerdeki bahar yorgunluğu belirtileri daha da yoğun olarak yaşanır. Bahar ayının ve güneşin getirdiği rehavet duygusuna, stres ve gerginlik duygusu da eklenince insanda mevcut olan birçok hastalık da negatif olarak etkilenmektedir (mide hastalıkları, asabi kolit rahatsızlıkları, koroner damar hastalıkları, depresyon ve panik ataklar v.s.).
Meteorolojik değişiklikler insan vücudundaki su dengesini de negatif yönde etkiler.”
Prof. Dr. Koptagel İlgün, bahar yorgunluğunu tarif ederken üç gruba ayırıyor. Kronik yorgunluk sendromu, mutsuzluk yorgunluğu ve bahar yorgunluğu. Ona göre bu üç üç grup hastalık belirtilerini birbirlerine yakın birçok bulguları olmakla beraber birbirinden ayırmak gerekiyor. İlgün bu konuda birçok noktaya dikkat çekiyor: “Bir kişi fiziksel olarak yorgunluktan, tüm eklem ağrılarından ve yataktan yorgun kalkmaktan ya da gün içerisinde çabuk yorulduğundan bahsederken, bir başkası ruhsal ya da psikolojik yorgunluktan bahsedebilir. Yine vücudunda enerji azaldığından dolayı birçok aktiviteye katılma isteksizliği duyan kişilerin sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Eğer bir yorgunluk aylarca sürüyorsa, hatta yatak istirahatı ile de geçmiyorsa müzminleşmiş (kronik) bir yorgunluk hastalığından bahsedilebilir. Öyle yorgunum ki demekle seyredebilen yorgunluk halini, kronik yorgunluk sendromundan ayırmak gerekir.”

İster bahar yorgunluğu olsun ister diğer yorgunluk rahatsızlıkları olsun; yorgunluk birçok hastalık belirtilerini etkiler. Örneğin; Kas ağrıları, omuz, sırt ve boyun ağrıları. Yorgunlukla birlikte; konsantrasyon bozukluğu, neşesizlik, aşırı sinirlilik, hafıza zayıflaması ve uyku bozuklukları. Yorgunluk hareketsizliğiyle birlikte aşırı yeme problemi şişmanlık olur ve de o da birçok rahatsızlığı negatif olarak etkiler. Uyku ritmi bozukluğu; uykuya dalma güçlüğü bazen de aşırı uyuklama hali gibi. Baş ağrıları, stres ve ruhsal gerginliğe bağlı olarak bağırsak ve mide rahatsızlıkları… Bahar mevsiminde mide ve oniki parmak ülseri olanlarda hastalık nüksleri daha çok görülebilir. Bağırsaklarda gaz, kabızlık ve ishal gibi düzensiz bağırsak hareketlerini beraberinde taşıyan, hassas bağırsak sendromu diye adlandırılan durum görülebilir. Baharda daha çok görülen ve diğer yorgunluk rahatsızlıklarını artıran durumlarını özetlersek beslenme alışkanlığı bozuklukları bu duruma neden olabilir. Besinlerle yeterli miktarda vitamin, mineral alınmayan durumlarda yorgunluk tetiklenebilir. Tembel bir yaşam biçimi de yorgunluk sebebi olabilir.
Tiroid bezinin çalışma düzensizlikleri özellikle bu bezin az çalışması yorgunluk belirtilerini artırır. Çünkü bu durumlarda hafıza zayıflaması, uyku eğilimi, adale ağrıları normalden fazla görülür. Birçok enfeksiyon hastalığı, mikroplar veya virüslerle meydana gelmiş olsun, yorgunluk belirtilerini artırırlar. Tansiyon, kalp hastalığı, alerji, nezle ve bazı ağrı kesici ilaçla beraberinde yorgunluk belirtilerini getirir. Tansiyonda sık sık inip çıkmalar, kan şekeri düşmeleri, gürültülü ortamlar, fazla sıcak ya da soğuk ortamlar, stresli iş ortamı, kirli hava gibi durumlar da yorgunluğa yol açabilir. Fazla kafein, yoğun sigara kullanımı, aşırı alkol ve madde alışkanlıkları da yorgunluk tetikleyen durumlardır.

Bahar yorgunluğunun iş hayatına yansımasını Prof. Dr. Koptagel İlgün şöyle anlatıyor: Bahar yorgunluğu yaşayan kişilerin durumu iş yerlerine de yansıyabilir. Ayrıca iş yeri yorgunluğundan muzdarip olanların taşıdıkları stres oranınından dolayı hissettikleri bazı rahatsızlıklar da söz konusudur. Dinlenmek için süre ayırmayan ve yüksek aktivite ile çalışanlarda iş yeri yorgunluğu daha fazla görülür. Yoğun bir tempo ile çalışanların masalarında bile uygulayabilecekleri gevşeme, relaksiyon teknikleri uygulamaları faydalı olur. Olaylara iyimser ve olumlu bakmak yorgunluk giderici bir ilaç olabilir. Bahar yorgunluğu ve diğer yorgunluk durumlarında esas ve eşlik eden sebepleri belirleyip ona karşı önlem alınmalıdır. Eğer yorgunluk yaşayan kişilerde, durumu tetikleyici hastalıklar tespit edilirse onları önleyici tedaviye başvurulmalıdır. Kansızlık durumu varsa sebep belirlenip önlem alınabilirse yorgunlukta önlenmiş olur. Aile ve iş yerlerinde sosyal ve psikolojik problemler varsa, önlenmelidir.”

Yorgunluk sorunu olan hastalarda B ve C vitaminlerinden, magnezyum, potasyum ve çinko desteğinden de faydalanılıyor. Gevşeme egzersizlerinden yararlanılması da sıkça başvurulan bir yöntem. Meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeye önem vermek, günlük içilen su miktarını 3 litre civarında tutmak, iyi ve kaliteli bir uyku düzenini sağlamak stresi azaltabilir. Sigara, alkol ve kafeinden uzak durmak gerekiyor. Yorgunluğu giderir ve rahatlatır düşüncesiyle aşırı alkole başvurmak yanlış kabul ediliyor. Yatarken alınan depresyon azaltan, uyku düzenleyen ve kas gevşeten ilaçlardan da yararlanılabilir.
__________________

Uyku Süresini Azaltmak

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler: — admin @ 18:28

Polyphasic (çok fazlı ya da safhalı) uyku metodu günlük uyku ihtiyacını 2-5 saat arasına azaltmayı hedefler. Bu metod catnapping (kedi uykusu) olarak da adlandırılır. Çünkü her dört-beş saatte bir toplam 20 ile 45 dakikalık kısa şekerlemeler yapılması üzerine kurulmuştur. Böylece daha uzun süre (hem de yeni kahve içimiş gibi) uyanık kalınabilir.
Leonardo da Vinci, Thomas Edison ve Buckminster Fuller bu metodun uygulanmasında ustalaşmışlardır. Nikola Tesla, Napoleon ve Winston Churchill’in de bu şekilde uyuduğu bilinmektedir.

Bu yöntem tabii 8-9 saat ofis işi yapanlar için geçerli değil ama evde ya da dışarıda kendi işinizi yapıyorsanız, ya da çalışma saatlerinizi kendinizin düzenlemesi gibi bir lüksünüz varsa ve daha az ama etkili uyumak istiyorsanız denenebilir. Yöntem, tekne yarışçıları, astronotlar (özellikle kriz anında) ve askerler arasında popülermiş.

Teori (anlayabildiğim kadarıyla) şöyle: Normalde tek ve uzun olarak uyduğumuz uyku evresi birçok fazdan oluşuyor ve yaşamımızı devam ettirmek için bunların hepsi gerekli değil. NREM adlı derin uyku (vücudun tamiri için şart) ve REM ad verilen hafif uyku (rüya gördüğümüz ve duygusal ve zihinsel açıdan “tamir” olduğumuz uyku) gerekli uyku safhaları (REM konusu tartışmalıymış, bu uyku uyunmadığı takdirde 3 ila 8 hafta arasında ölüneceği tezinin yanı sıra REM uykusu olmadan da yaşanabileceği tezi mevcutmuş.) Her neyse bunu bir tarafa bırakırsak bu çok fazlı uyku metodunu uygulayanlar günlüde 4′er tane NREM ve REM fazı yaşadıkları için bu yöntemin tek bir az uykudan çok daha sağlıklı olduğu söyleniyor. Çünkü az uyku vücudun bağışıklık sistemini zayıflatıyor, büyüme hormonunun salgılanmasını azaltıyor, vücudun şekeri metabolize etme kabiliyetini azaltıyor vs. Ama çok fazlı uykunun bunlara neden olmadığı ileri sürülüyor.

Tabii uykuyla ilgili bilimsel araştırmalar henüz çok yeni ve her gün yeni bir teori geliştiriliyor. Bu metodun denenmesi vücudunuz için ne derece doğru olur bilemiyorum. Risk size ait yani

Kaynak: İngilizce bilenler http://psychcentral.com/psypsych/Polyphasic_sleep
adresinden yazının tamamını okuyabilirler.
__________________

Damarlarınızdan biri tıkalıysa mutlaka 8-10 saat uyuyun!

“Doç. Dr. Osman Akdemir, hastalarına “Sigarayı bırak” demeden önce “Her gün en az 8 saat uyu” diyor! Neden mi? Çünkü uykusuzluk stres yapıyor. Stres ise adrenaline tavan… Adrenalin, son darbeyi vurmak için zaten tıkalı damarı biraz daha büzüyor, kan basıncını artırıyor, kalp yoruluyor… İşte bütün mesele bu!

Hastalarına “Sigarayı bırak” demek yerine, “En az 8 saat dükkanı kapat” diyor. “Dükkan” dediği beden, yani en az 8 saat uyumak gerek. Hele ki damarlarınızdan biri tıkalıysa… Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Osman Akdemir’in uykusuzluğu sigaradan daha fazla riskli bulmasının sebebi, stres yaratması… “Stres adrenalinin daha fazla salgılanmasına neden olur. Adrenalin koroner damarları büzer, kan basıncını artırır, kalbi yorar. Uykusuz kişi ise sürekli streslidir.” İşte bu yüzden Akdemir’in kalp hastalarına ilk önerisi 8 saatlik uyku, hatta 10 saat. Uyku mu tutmuyor? “Fark etmez, gözünüzü kapatıp yatın… O bile yeter” diyor.”

Kaynak:www.vatanim.com.tr

Ne diyorsunuz? Bir de kalp krizi geçirme riski çıktı başımıza
__________________

Uyku düzeni de genetik

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler: — admin @ 18:27

Arkadaşlar ballı sütler, bitki çayları ılık banyolar falan, bünyenizi boşa zorluyorsunuz galiba.
Bakın şöyle bir yazı buldum:

“İlk kez normal uyku genini bulan İsviçreli bilim adamları, uyku kalitesinin genetik olduğu sonucuna vardı.

Lozan Üniversitesi’nden Profesör Mehdi Tafti, “araştırmalarımızdan edindiğimiz ilk bulgu, uyku kalitesinin genetik olarak belirlendiğidir” dedi.

İsviçreli bilim adamlarının ‘Science’ dergisinde yayımlanan araştırmasına göre ayrıca, A vitamini fazlalığı uyku kalitesini olumsuz etkiliyor. Araştırmacılar, elektroensefalografi (EEG) yardımıyla kobayların uykunun birinci dönemi olan delta uykusunu ölçtü.

Profesör Tafti, “bazı farelerin garip şekilde uyuduğunu gördük, çünkü delta uykuları eksikti. Genlerini diğer farelerin genleriyle karşılaştırınca bu farkı yaratan geni saptadık” dedi. Uyku kalitesini etkileyen bu genin, havuç gibi sarı veya turuncu renkteki sebzelerde bulunan A vitamininde bulunan retinoik asit olduğu belirtildi.

Tafti, A vitamininin, beyin için önemli bir rol oynadığının bilindiğini, ancak bu vitaminin şizofreni, Alzheimer ya da Parkinson gibi bazı sinir hastalıklarında da etkili olduğunu belirterek, bu hastalıkların bir yandan da delta uykusu eksikliğini beraberinde getirdiğini söyledi.

Ne kadar A vitamini?

Kobaylar üzerinde yapılan araştırmada, vücutta A vitamininin fazla olmasının uyku için kötü olduğunun anlaşıldığı, ancak bilim adamlarının bu vitaminin eksikliğinin sonuçları konusunda kesin bilgiye sahip olmadıkları belirtildi. A vitamininin özellikle hamile kadınlarda toksik etki yaratabileceğini kaydeden Profesör Tafti ayrıca, “gereken dozun tam olarak ne kadar olduğunu bilmiyoruz’ diye konuştu.

İsviçreli bilim adamlarının bu araştırması, ilk kez normal uyku geninin bulunması açısında önem taşıyor. Geçmişte, bazı ender hastalıklarda uyku bozukluğuna yol açan genler belirlenmişti.”

Kaynak: www.e-kolay.net/saglik

Uyku, tek seferde ve kesintisiz olmalı

Filed under: Uyku Hastalıkları — Etiketler:, — admin @ 18:27

Yetişkinlerde her bünyenin günde ortalama sekiz saat uykuya ihtiyacı olduğunu belirten Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Rahim Kucur, “Uykunun yüzde 25’lik bölümü bedensel, yüzde 25’lik bölümü de zihinsel dinlenmeyle geçiyor. Kalan yüzde 50’lik bölümün sırrı ise henüz belirlenemedi.” dedi. Uyku düzeninin kişilere göre farklılık gösterdiğini belirten Kucur, 8 saatin üzerinde ya da altında uyuyanlar da olabileceğini, ancak ani uyku değişikliklerinin araştırılması gerektiğini belirtti. İnsanın uykuya daldığı ilk saatlerden itibaren bedenen dinlenmenin gerçekleştiğini anlatan Kucur, şunları söyledi: “Uykunun yüzde 25’lik bölümü bedensel dinlenmeye, yüzde 25’lik bölümü ise REM uykusu dediğimiz zihinsel dinlenmeyle geçiyor. Kalan yüzde 50’lik bölümün sırrı ise henüz belirlenemedi. Gece boyunca sürekli olarak uykunun değişik evreleri yaşanır. Zihinsel dinlenme daha çok sabah saatlerinde olur.” Zihinsel dinlenmenin tam olarak gerçekleşmediği durumlarda, öğrenmenin de zorlaşacağını anlatan Kucur, her bünyenin kendisine göre bir uyku ritmi düzeni oluşturması gerektiğini söyledi. Uyku konusunda bilinen en büyük yanlışın ise uyku gelmeden yatağa girmek olduğunu belirten Kucur, “Kişi uykusu geldiğinde yatağa girmeli. Eğer yatağa uzandığı halde uyku tutmuyorsa, mutlaka kalkıp uyku gelene kadar dolaşmalıdır. Yatakta uykunun gelmesini beklemek yanlıştır ve uyuyabilme süresini uzatır” diye konuştu.

Yemeğin ardından düşen vücut ısısının kısa süreli uykuya neden olduğunu anlatan Kucur, şunları söyledi: “Biz genelde sabah uykularını çok fazla önermiyoruz. Çünkü kişinin, gününün üçte birinin uykuyla geçirdiği düşünülürse, sabah saatlerindeki uyku, geceki uyku düzenini etkileyecektir. Bu da uyku ritminde sapmalara neden olur. Vücudun gereksinim duyduğu uyku, tek seferde ve kesintisiz olandır.”
Aynı şekilde uyku ritminin bozulmaması için hafta sonlarında ya da tatil günlerinde fazla uyumanın da sakıncalı olduğunu belirten Kucur, “(Hafta içi az uyudum, hafta sonu bunu telafi ederim) düşüncesi yanlıştır. Vücudun alıştığı uyku ritmi bozulmamalı” dedi.
Deliksiz bir uyku için öncelikle “uyku hijyeni”ne önem verilmesi gerektiğini anlatan Kucur, şunları söyledi: “Akşamları uyumadan önce kahve, çay ve kolalı içecekler tüketilmemeli. Çok aç ya da çok fazla tok yatağa girilmesi de uykunun kalitesini etkiler. Uyumak için yatak odasından başka bir mekan tercih edilmemeli. Salonda ya da televizyonun karşısında uyumak da uyku ritmini bozar.”
Uyku problemi yaşayan hastaların uyku ilacı kullanmadan önce mutlaka bir doktora danışması gerektiğini belirten Kucur, bu tür problemlerin öncelikle uyku hijyenini sağlamakla çözülmeye çalışıldığını, bunun etki etmemesi durumunda ise doktor kontrolünde bağımlılık yapmayacak ilaç tedavisi uygulanabileceğini sözlerine ekledi.

Kaynak: www.ailehekimi.com
__________________

Older Posts »

Powered by WordPress