Son yirmi yılda yapılan araştırmalarda şizofreninin nedenleri hakkında önemli bulgular elde edilmiştir. Tüm hastalar için geçerli olan tek bir neden bulunmamakla beraber şizofrenin ortaya çıkmasında rol oynayan başlıca etkenleri üç başlık altında toplayabiliriz
1.Kalıtımsal nedenler
2. Beyindeki yapısal değişikliklerin rolü
3. Beyindeki kimyasal maddelerin rolü
Şizofrenide kalıtımın rolü
Şizofrenisi olan her 10 kişiden birinin yakın akrabaları arasında bu hastalık görülür.
Şizofreni hastalarının ailelerinde bu hastalığın toplum ortalamasına göre daha sık görülmesi şizofrenide ailesel geçişin rolüne işaret eder. Örneğin, anne ya da babasından biri şizofreni hastası olan çocukta hastalığın görülme olasılığı 12dir. Kardeşlerden biri şizofreni hastası ise diğer kardeşlerde hastalık görülme olasılığı 8 dir. Toplumda her 100 kişiden birinde şizofreni görülme riski bulunduğu düşünülürse bu oranların yüksekliği hakkında bir fikir edinilebilir.
Ailesel yatkınlığın nedeni anne babanın yetiştirme tarzı değildir.
Hastalığın geni tam olarak bilinmiyor. Bir başka deyişle, elde edilen veriler şizofreniden tek bir geni sorumlu tutmak yerine birden fazla genin rolü olduğuna işaret ediyor.
Beyin yapısındaki değişikliklerin rolü
Tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinde şizofreni hastalarının beyinlerinde normalde görülmeyen bazı değişiklikler olduğu saptanmaktadır.
Örneğin beyinde normalde de bulunun boşlukların hasta kişilerde daha geniş olduğu ve bazı beyin bölümlerinin normalden daha küçük olduğu görülüyor. Özellikle, beynin plan yapmak ,sorun çözmek gibi işlevleri de yüklenen ön bölümü ve önceki deneyimleri hatırlayarak o anki duruma uygun bir davranış geliştirmekte rol oynayan hipokampus bölümünün normalden küçük olduğu saptanmıştır. Bu bölgelerin işlevlerindeki aksama sonucunda hastalar günlük hayatta her an karşılaştığımız basit ya da karmaşık sorunları çözmekte zorlanabiliyor. Bu « sorun »lar örneğin yeni tanıştığımız bir kişiyle neleri konuşabileceğimiz, şehir içinde bir yerden bir yere giderken karşılaştığımız aksaklıkların üstesinden nasıl geleceğimiz gibi bize basit gelen şeyler de olabilir.
Beyin yapısındaki değişiklikler hasta kişilerin beyinlerinin normal gelişimden farklı bir yol izlediği şeklinde yorumlanır.
Bu değişiklikler doğumdan önce ya da doğum sırasında etkili olan nedenlere bağlanır.
Örneğin gebeliğin erken dönemlerinde virüs enfeksiyonları ya da doğum sırasındaki bazı sorunlar gibi.
Beyindeki kimyasal maddelerin rolü
Beyinde milyarlarca sinir hücresi bulunur.
Bu hücreler bir telefon şebekesi gibi birbiriyle bağlantılıdır
Her hücrenin ucundan salınan bazı kimyasal maddeler komşu hücreye ulaşarak hücreler arası haberleşmeyi sağlar. Haberleşmeyi sağlayan kimyasal maddelere nörotransmitter denir.Adrenalin, dopamin, serotonin gibi
Şizofrenisi olan kişilerde dopaminin aracılık ettiği haberleşmede bir bozukluk olduğu bilinmektedir
Dopamin hastaların beyninde bazı bölgelerde fazla miktarda bulunmaktadır. Dopamin aracılığıyla haberleşmedeki bozukluk ;hezeyan ve halüsinasyonlar, dağınık davranış ve konuşma gibi hastalık bozukluklarından sorumlu tutulmaktadır.
Kaynak: Prof.Dr.Alp Üçok İst.Tıp Fak.Psikiyatri Anabilim Dalı
Kişiler çok farklı sebeplerden dolayı depresyona girebilirler. Bazen bu sorunlar bir yakının kaybı, ayrılık, iş kaybı, aile sorunları, maddi nedenlerden biri olabilir. Bazı durumlarda ise herhangi bir sebep olmaksızın kişi depresyona girer.
Bu durumda kişi tam bir şaşkınlık halindedir. Herhangi bir sorunu olmaksızın niçin bu duruma düştüğüne bir anlam veremez. Bu durumlarda sorunun kaynağı diğer hastalıklarda olduğu gibi örneğin yüksek tansiyon, şeker gibi biyolojik sebeplerdir.
Bazı kişilerde de ise ırsi olarak depresyon görülebilir. Yakın akrabalarında depresyon olan kişilerin depresyona girme oranı yapılan araştırmalarda daha yüksek bulunmuştur.
Sorun ne olursa olsun, depresyon ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın kişinin depresyondan kurtulamamasının sebebi tedavi olmamasıdır. EN UYGUN DEPRESYON TEDAVİSİ İLAÇ TEDAVİSİ VE PSİKOTERAPİNİN BİRLİKTE YÜRÜTÜLDÜĞÜ TEDAVİDİR. TOPLUMDAKİ YAYGIN İNANCIN AKSİNE DEPRESYON TEDAVİSİ İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR KESİNLİKLE BAĞIMLIK YAPMAZLAR VE UYUŞTURUCU DEĞİLDİRLER . Yan etkileri ise son derece azdır ve tehlikeli değildir. İstenildiğinde doktor önerisi ile rahatlıkla kesilebilirler.
İlaç tedavisine ek olarak uygulanan psikoterapi tedavinin etkisini artırmaktadır. psikoterapi ile kişinin olumsuz düşünce ve davranış biçimlerinin değiştirilmesi ve hastalıkla mücadele etmesi için daha aktif olması amaçlanır.
Kaynak: Prof.M.Y.Agargün
Uykusuzluk cevre ile yatak arasindaki sartlanmis davranislardan kaynaklanir. Bu nedenle bu tedavide zamanla gelisen uyunamayacagina dair sartlanmisligin ortadan kaldirilmasi amaclanir. Uykuya dalmayi engelleyen uyaranlar kontrol edilmelidir.
Bunun icin:
a Yataga yalnizca kendinizi uykulu hissettiginiz zamanlarda yatiniz.
b Yataginizi yalnizca uyumak icin kullaniniz; yatakta oturmak v.b. amaclar icin yataginizi kullanmayiniz.
c Yatagunuza yattiktan sonraki 15-20 dakika icinde eger uykuya dalamazsaniz uyumak icin kendinizi zorlamayiniz; yataktan kalkiniz, bir baska odaya gidiniz, ancak tekrar uykunuz geldiginde tekrar yatiniz.
d Bir onceki gun ya da gece ne kadar uyudugunuzu hesaba katmadan hep ayni saatte yatmayi ve kalkmayi saglamaya calisiniz.
e Gunduzleri uyumaktan ya da sekerleme yapmaktan kacininiz.
UYKU KISITLAMASI
Bu tedavinin amaci yatakta gecirilen sureyi uyku suresine yaklastirmaktir. Insanlarin yataklarinda gecirdikleri sure uyuduklari sureden dogal olarak daha fazladir. Uyku suresinin yatakta gecirilen toplam sureye orani uyku etkinligini kalitesini gosterir. Bu oranin 80-90 arasinda olmasi istenir. Bu tedavide uyku suresi baslangicta azaltilir. Ancak bu sure gunde 5 saatin altina dusmemelidir. Bu tedavi yontemi uykunun suresini baslangicta azalttigi icin bir sonraki gun uykuya dalmayi kolaylastirabilir.
GEVSEME RELAKSASYON TEDAVILERI
Uykusuzlugu olan hastalarda uykuya dalamanin ya da gece sik uyanmalarin nedeni psikolojik, zihinsel ve bedenle ilgili fizyolojik uyarilmalarin olmasidir. Kisi ya zihninin belli bir konu uzerinde yogunlasmasi ya da bedensel olarak uyanma esiginin dusmesi nedeniyle uykuya dalamaz ya da gece sik sik uyanir. Bu tedavinin amaci psikolojik ve fiziksel uyarilmalari azaltmak ve hatta onune gecmektir. Bu iki sekilde yapilabilir. Uykusuzlugu olan hastalarda uykuya dalamanin ya da gece sik uyanmalarin nedeni psikolojik, zihinsel ve bedenle ilgili fizyolojik uyarilmalarin olmasidir. Kisi ya zihninin belli bir konu uzerinde yogunlasmasi ya da bedensel olarak uyanma esiginin dusmesi nedeniyle uykuya dalamaz ya da gece sik sik uyanir. Bu tedavinin amaci psikolojik ve fiziksel uyarilmalari azaltmak ve hatta onune gecmektir. Bu iki sekilde yapilabilir: Birincisi kaslarin gevsetilmesi ikincisi ise zihinin gevsetilmesi. Kaslarin gevsetilmesi ve zihinin rahatlatilmasi birlikte yapilirsa daha iyi bir sonuc elde edilir. Bu su sekilde yapilir: Once yatakta uzanmisken gozlerin kapali olarak tum bedeninizin rahat oldugunu dusunun ve sizi rahatlatacak bir yerde oldugunuzu zihninizde canlandirin. Once basiniz ve boynunuzdaki kaslarin giderek gevsemeye ve rahatlamaya basladigini kendinize telkin edin ve oyle oldugunu hissetmeye calisin. Bu gevseme ve rahatlamanin giderek omuz ve kollariniza yayildigini, daha sonra bedeninizin gevsedigini ve rahatladigini; ardindan da bacaklarinizin gevsedigini hissedin. Tum bunlar olurken zihninizin de rahatladigini ve artik giderek uykuya daha rahat bir sekilde dalip daha derin uyuyabileceginizi hissetmeye calisin.
B I LISSEL TERAPI
Uzun sure uykusuzlugu olan kisiler zamanla uyku ve uyumaya karsi yanlis inanislar gelistirmeye baslarlar. Mesela; her gun yataga yatacaklari zaman yine uyuyamayacaklarini dusunurler ve kendilerini buna sartlandirirlar. Yatma ve uykuya dalma zamani ile ilgili olarak olumsuz duygu ve dusunceler baslar; zihinlerinde Bu kez de uyuyamayacim ya da Acaba uyuyabilecekmiyim gibi dusunceler ya da sorular belirir. Bu durumda kisi bir kaygi duyar. Ortaya cikan bu kaygi uykuya dalmayi engeller; kisi tekrar kaygi duyar. Bu sekilde ortaya bir fasit daire cikar ve kisi bu daireyi kiramaz. Sonucta kiside yanlis dusunceler baslar. Bu tedavi yonteminde kisinin sunlari bilmesi esastir:
a Uykuya dalamamak kaygiya neden olur ve bu kaygi silbastan uykuya dalmayi emgeller. Bu nedenle kaygi ortadan kaldirilmalidir.
b Her gun muhakkak su kadar saat uyumaliyim seklinde bir dusunce varsa bunun yerine; Daha az da uyusam benim icin bu yeterli olur. diye dusunmek gerekir.
c Neden uyuyamiyorum sorusu yerine Ben de pekala uyuyabilirim diye dusunmek daha dogru olur.
Bu misalleri kisi kendisi cogaltabilir ve uygulayabilir.
TERS NIYETLENME
Burada amac, kisinin bu zamana kadar yaptiklari ve dusunduklerini yapmaya baslamasidir. Kisi bir turlu uyuyamadigini, ne yapsa basaramadigini, mutlaka uyumasi gerektigini dusunup kendini uyuymaya zorlamasi yerine bu sefer tam tersini yapip kendisini uyumamaya ve uyanik kalmaya zorlar. Bu sekildeki ters niyetlenme kisinin daha cabuk uykusunun gelmesini ve daha rahat uykuya dalmasina neden olur. Bunun her gun yapilmasi uygun olur.
UYKU HIJYENI
Sagligin her alaninda oldugu gibi uykunun da bir hijyeni vardir. Asagidal
ki kurallara dikkat edilirse uyku hijyeni saglanmis olur. Burada temel amac uykuya dalmayi engelleyen ya da zorlastiran etkenlerin ortadan kaldirilmasi ve kisiye daha saglikli bir uyku ortami saglanmasidir:
1 Yataga yatmadan onceki 4 saat icinde kafein iceren icecekler kahve, cay almayin.
2 Yatma vaktinize uc saat kalana kadar hafif egsersiz yapin. Bu egsersiz her gun olmalidir.Yapabileceginiz egsersizleri secin. Egsersizler sizi yoracak kadar agir olmamali ama suresi de cok kisa olmamalidir. Bu egsersizler yapabilirseniz duz yolda yuruyus gibi ya da oturdugunuz yerde kol, bacak hareketleri seklinde de olabilir.
3 Yattiginiz odada ses, gurultu, isik, fazla sicaklik ya da soguk gibi uykuya dalmayi engelleyici seyler bulunmamalidir.
4 Yataga yattiktan sonra eger 15-20 dakika icinde uykuya dalamazsaniz uyumak icin kendinizi zorlamayiniz; yataktan kalkiniz, bir baska odaya gidiniz, ancak tekrar uykunuz geldiginde tekrar yatiniz.
Uyuyamadiginizda uykunuz gelinceye kadar kendinize bir mesguliyet bulunuz.
Kaynak: Prof.M.Y.Agargün
Menopoz ve Yaşam
Menopoz tıpta nispeten yeni tanınmaya başlanan bir olgudur. Kadının menopoz dönemini yaşayacak yaşa ulaşması 19. yüzyılın sonlarına doğru mümkün olmuştur. Bu nedenle çağlar boyu menopoza girme yaşı yaklaşık 150 yıllık bir dönem boyunca incelenebilir durumdadır.
Aşağıdaki resimde yükselen eğri kadının ortalama yaşam süresindeki artışı gösterirken, yatay çizgi menopoza girme yaşını göstermektedir. Bu tabloda kadının yaşam süresinin yıllar boyunca belirgin bir şekilde artmasına karşın menopoza girme yaşının sabit seyrettiği görülmektedir.
Gerçekten de tıbbi yayınlar ilk adet görme yaşının yıllar boyu düşme eğiliminde olmasına karşın menopoza girme yaşının değişmediğini doğrulamaktadır.
İnsanın Ortalama Yaşam Süresi
Milattan Önce M.Ö. 1000 yılında insan yaşam süresinin ortalama 18 yıl olduğu bildirilmektedir. M.Ö. 100 yılında 25 yıla ulaşan ortalama yaşam süresi 1900 yılında Amerikada 49 yaşına çıkmıştır. Günümüzde bir kadının ortalama yaşam süresi beklentisi 79.7 yıl, erkeğin 72.9 yıldır. Bu rakamlar gelişmiş ülkelerin verdiği rakamlar olup ülkemizde daha düşüktür.
İsveç ve İsviçre ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülkelerdir.
Dünya genelinde insanın ortalama yaşam süresinin giderek artacağı ancak şu an için henüz öngörülmeyen bir rakamda sabitleneceği düşünülmektedir.
Lazerli epilasyon vücudun her bölgesindeki tüyleri acısız ve cilde zarar vermeden yok eden kalıcı bir yöntemdir.
Özel olarak seçilen dalga boyundaki lazer ışınları kıl kökünde bulunan melanin pigmentini hedef alır.
Lazer ışınını emen melanin pigmenti ısınır ve kıl kökü tahrip olur. Tüylerdeki melanin cilttekine göre daha konsantredir. Bu da cildin zarar görmesini önler.
Lazerli epilasyondan etkili sonuç alabilmek için en az 4 seans düzenli olarak devam etmek gerekir.
Seans sayısı, tüy yoğunluğuna, rengine ve cilt tipine göre kişiden kişiye değişir. Ayrıca tüyün bir çok gelişme evresi vardır. Lazerli epilasyonla uygun gelişmişlikteki tüyler yok edildiği için bu evreye gelmeyen tüyler için uygun evre beklenir. Bu da seans sayısını artırabilir. En hızlı ve başarılı sonuç, cilt rengi açık, tüyleri koyu olan insanlarda alınır.
Hamilelerin uygulamaması gereken bir yöntemdir.
Uygulama önerileri:
- Uygulamadan önce güneşlenmeyin, bronzlaşmış cilde lazer uygulamak sakıncalıdır. Uygulamadan sonra da 8 gün güneşlenmeyin.
- Çok açık veya çok koyu tenliyseniz karar vermeden önce bir uzman doktorla görüşün.
- Seanslardan sonra ciltte kızarıklıklar oluşabilir ama bunlar kısa sürede yok olur.
- Lazerli epilasyon bir uzmanlık işidir, mutlaka iyice araştırın ve uzmanlara yaptırın.
Uygulama Alanları:
* Lazer Epilasyon
* Fotorejuvenasyon
* 4 mm ye kadar kalınlığı olan mavi derin damarlar
* Talenjekteziler
* Nevus Flammeus
* Cherry hemanjiomlar
* İnce Yüzeyel kılcal damarlar
* Örümcek damarlar
* Akne sivilceleri.
* Ablatif uygulamalar melazma, santalazma
* Akne skarları
* Ufak keloidler
* Seboreik keratozlar
* Güneş lekeleri
* Benin lezyonlar
* Cilt soyma
* Cilt yenileme smooth mod
Hazırlayan: Türk KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Vakfı
10 kişiden birinde işitme kaybı vardır, bu kayıp normal konuşmayı ve anlayabilmeyi etkiler. Aşırı sese maruz kalma işitme kaybının en sık sebebidir.
Gürültü gerçekten kulaklarımı etkileyebilir mi?
Evet,gürültü tehlikeli olabilir. Eğer ses yeterince yüksekse ve uzun sürerse işitmemize zarar verebilir. Gürültü sonucu meydana gelen hasara işitme siniri ile ilgili işitme kaybı ya da sinir kaybı diyoruz.
Bu gürültüden başka faktörlerle de oluşabilir ancak gürültü sebebiyle meydana gelen işitme kaybının başka yönden önemi vardır:azaltılabilir ve hatta önlenebilir.
Kulaklarımı iyileştirebilir miyim?
Hayır,eğer kulağınızın yüksek sese alıştığını düşünüyorsanız bu durum kulaklarınıza büyük olasılıkla zarar vermiştir ve hiç bir tedavi yöntemi yoktur. Ne ilaç, ne cerrahi ne de işitme aleti kulağınız gerçekten zarar görmüşse gerçekten işitmenizi düzeltmez.
Kulak nasıl çalışır?
Kulağın üç ana bölümü vardırış kulak, orta kulak, iç kulak. Dışarıdan görebildiğimiz parça olan dış kulak kendi kanalına açılır. Kulak zarı dış kulak yolunu orta kulaktan ayırır. Orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemikçikleri iç kulağa sesin iletilmesine yardımcı olurlar. İç kulakda işitme ve dengeye hassas hücrelerle, beyine giden işitme siniri vardır.
Herhangi bir ses kaynağı kulağa titreşim veya ses dalgaları gönderir. Bunlar dış kulak yolu vasıtasıyla iletilir ve kulak zarına çarparak zarın titreşimini sağlar. Bu titreşimler orta kulağın küçük kemikçiklerine iletilir ve kemikçikler yoluyla iç kulağa buradan da işitme sinirine geçerler. Titreşimler iç kulakda sinir uyarıları haline dönüştürülür ve direkt olarak beyine giderler. Beyne gelen uyarılar müzik, kapı çarpması gibi ses olarak algılanır.
Ses çok fazla olduğu zaman iç kulaktaki sinir uçlarını öldürmeye başlar. Yüksek sese maruz kalma süresi uzadıkça daha fazla sinir ucu harap olur. Sinir ucu sayısı azaldıkça da işitme azalır. Ölü sinir uçlarını canlandırmak mümkün değildir ve hasar kalıcıdır.
Sesin zararlı olduğunu nasıl anlayabilirim?
İnsanlar gürültüye duyarlılıkları açısından farklıdır. Genel olarak sesinizi duyurmak için bağırmak zorunda kaldığınız gürültülü ortam, kulağınızı ağrıtan sesler, kulağınızı çınlatan gürültü veya maruz kaldıktan sonra sağırlık yaşattıran sesler işitmenize zarar verebilir.
Bilimsel olarak ses iki türlü ölçülebilir: şiddet veya sesin yüksekliği desibel dB olarak ölçülür. Tizlik ise saniyedeki ses titreşim frekansı olarak ölçülür. Düşük tizlik tuba gibi derin ses daha az titreşim yaparken yüksek ses violin gibi daha fazla titreşim yapar.
Frekans ve işitme kaybı arasında nasıl ilişki vardır?
Frekans saniyedeki devir veya Hertz Hz olarak ölçülür sesin tizliği ne kadar yüksekse frekansı o kadar fazladır. Genel olarak en iyi duyan çocuklar büyük kilise orgunun en düşük notası olan 20 Hertz lik sesten köpek havlama sesinin en tizliği olan 20.000 Hertz lik sese kadar sesleri ayırt edebilir . İnsan konuşması 500 – 2.000 Hz arasında değişir ve pek çok insana çok yüksek veya çok alçak frekanslı seslerden daha gürültülü gelir. Duyma kaybı başlayınca yüksek frekanslar daha önce kaybedilir. Bu da işitme kayıplı insanların bayan ve çocukların yüksek tizlik seslerini neden daha zor duyduklarını açıklar.
Yüksek frekanslardaki duyma kaybı ses bozulmasına yol açar. Böylece ses duyulmasına rağmen anlaşılamaz. Ayrıca işitme kayıplı hastalar benzer duyulan kelimeler arasındaki farkı ayırt edemezler çünkü bu sessiz harfler diğer sessizlere ve sesli harflere nazaran daha yüksek frekans aralığına sahiptirler.
Desibel Nedir?
Sesin şiddeti desibel dB olarak ölçülür. Yelpaze insan kulağının duyabileceği en silik sesten 0dB roketin havalanma sesine 180dB kadar değişir. dB logaritmik bir ifadedir, bu yüzden dB şiddetinde 10 ünitelik artış bir alttakinin 10 katı fazlası anlamına gelir; yani 20 dB, 10 dB in 10 katı ve 30dB de 10 dB in 100 katıdır.
dB düzeyi
Örnek
Ortalama
0
İnsan kulağının duyabileceği en silik ses
30
Fısıldama sessiz kütüphane ortamı
60
Normal konuşma,daktilo, dikiş makinesi
90
Çimen biçme makinesi, kamyon trafiği günlük 8 saat maksimum maruz kalma süresidir.
100
Demir testeresi,havalı delici,kar aracı korumasız maksimum 2 saat maruz kalma süresidir.
115
Rock konseri, oto kornası korumasız max.15 dakika maruz kalma süresidir.
140
Jet motoru gürültü ağrı yaratır ve geçici sağırlık oluşturur
Duymamı etkilemeksizin dB ne kadar yükseğe çıkabilir?
Pek çok uzman 85 dB den daha fazla sese maruz kalmanın zararlı olduğu konusunda hem fikirdir .
Duyduğum gürültüye maruz kalma süresinin işitmedeki hasarla ilişkisi var mıdır?
Vardır. Yüksek sese ne kadar uzun süre maruz kalırsanız o kadar hasar gelişir. Ayrıca sesin kaynağına ne kadar yakınsanız hasar o kadar fazla olur. Her silah sesi yakın çevredeki herkesin kulağına zarar verebilir. Daha büyük ve topçu sınıfı silahlar en kötüsüdür çünkü en fazla gürültüyü bunlar çıkarır. Ancak patlama yakınınızda olursa küçük silahlar bile işitmenize zarar verebilir. Ateşli silah kullanan biri kulaklık kullanmıyorsa işitme kaybı riskiyle karşı karşıyadır. Son çalışmalar gençlerde işitme kaybı sıklığının arttığını göstermektedir. Yüksek sesle dinlenen rock müziği ve kulaklıklı taşınabilir radyo-teyp Walkman kullanımındaki artış gençlerdeki işitme kaybından sorumlu olabilir.
Gürültü işitmem dışında başka bir zarar verebilir mi?
Kulak çınlaması gürültüye maruz kalma sonrası görülür ve sıklıkla kalıcıdır. Bazı insanlar yüksek sese sinirlilik reaksiyonu gösterirler ayrıca kalp hızı ve kan basıncı veya mide asidinde artma görülebilir. Çok yüksek ses güç görevleri yerine getirmeyi dikkati dağıtmak suretiyle azaltır.
Kim işitme koruyucusu kullanmalıdır?
Eğer gürültülü bir ortamda çalışmak zorundaysanız koruyucu kullanmalısınız. Ayrıca bu koruyucular; güçlü elektrikli aletler, gürültülü bahçe aletleri veya ateşli silah kullanırken de giyilmelidir.
İş sırasında gürültüye maruz kalma ile ilgili kanunlar nelerdir?
Pek çok insanda devamlı 85 dB üzerinde gürültüye maruz kalma anlamlı şekilde işitme kaybına yol açar ve daha yüksek sesler bu hasarı arttırır. Korunmamış kulaklar için izin verilen maruz kalma süresi ortalama gürültü seviyesinde her 5dB artış için yarısı kadar azaltılmalıdır. Örneğin 90dB için maruz kalma süresi 8 saat, 95 dB için 4 saat ve 100 dB için 2saat olmalıdır. İzin verilen en yüksek gürültü seviyesi korunmuş kulak için günde 15 dakika ve 115 dB dir.140 dB üzerindeki gürültü kabul edilemez.
ABD de mesleki güvenlik ve sağlık birliği yönetimi 1983 yılı işitme koruma kanununda gürültülü çalışma ortamlarında işitme koruma programı uygulamayı istemektedir. Bu ise ortalama 85 dB veya daha fazla gürültüye maruz kalan yaklaşık 5milyon çalışanda yıllık işitme testi yapmayı kapsar. İdeal olarak gürültülü makine ve çalışma ortamları daha az gürültülü aletlerle donatılmalı veya çalışma saatleri azaltılmalıdır. Ancak bunun maliyeti pahalıdır. Alternatif olarak kişisel işitme korumaları ortalama 90 dB den yüksek gürültüde kullanılmalıdır. Gürültü ölçümleri işitme koruması ihtiyacını gösterirse işveren en az kulak tıkacı ve bir tip de kulak susturucusunu ücretsiz olarak çalışanlarına vermek zorundadır. Yıllık işitme testleri yüksek frekanslarda 10 dB veya daha fazla işitme kaybını gösterirse çalışan bilgilendirilmeli ve gürültü 8 saat için 85 dB den fazla ise işitme korumaları kullanmalıdır. İşitmede daha fazla kayıp ve/veya kulak hastalığı ihtimali KBB uzmanına görünmeyi gerektirir.
İşitme koruyucuları nedir ve ne kadar etkilidir?
İşitme koruyucu aletleri kulak zarına ulaşan sesin şiddetini azaltırlar. 2 formu vardır: kulak tıkacı ve kulak maskesi.
Kanserin oluşumunda sigara içmek kadar beslenme alışkanlıklarının da etkisi büyük. Oysa Besinleri doğru seçerek kanser riskini önlemek çok da zor değil.
Dünyada en önemli ölüm nedenlerinden biri kanser hastalığı. Sebebi sanıldığı gibi sadece genetik faktörler değil. Aynı zamanda sigara tüketimi ve yanlış beslenme de kansere yol açabiliyor. Hatta uzmanlar tüm kanserlerin yüzde 35 oranında besinler ve akciğer kanserinin yüzde 80-90’ının sigaradan oluştuğunu söylüyor. O halde kanserden korunmanın birinci yolu sigarayı bırakmak, ikincisi ise doğru ve dengeli beslenmek. Beslenmenin risk oluşturduğu kanser türleri yemek borusu, mide, kolon ve rektum, karaciğer, pankreas, böbrek, meme ve prostat.
Acıbadem Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatoş Özcan “Kansere yakalanmayla yeme alışkanlığı arasındaki ilişki kuvvetli” diyor ve ekliyor: “İnsanın yediklerini kontrol etmesi, kansere yakalanma riskini azaltabilir. Gençliğinde sadece doyma amacıyla beslenenler, genellikle 35-40 yaşından sonra hatalı beslenmenin cezasını çekmeye başlar. “Yaşamak için yemeli” ilkesi gerektiği kadar enerji, protein, vitamin ve minerallerin alınması anlamına gelir.”
Besinler ve Kanser
Peki yediklerimiz kansere nasıl neden olabiliyor? Besinler sindirilmek için bir dizi reaksiyona uğruyor. Bu sırada “serbest radikaller” adı verilen ve hücreyi oksidasyonla hasara uğratan oksidanlar oluşuyor. Sonrasını Fatoş Özcan şöyle anlatıyor: “Vücudun bu zararlı maddelere karşı savunma sistemi (bir anlamda “bedenin silahlı kuvvetleri” vardır ve bu sistem enzimlerdir. Enzimlerin etkinliğini sağlayan maddelerse “antioksidant” olarak bilinir ve antioksidanlar vücuda doğal olarak besinlerle alınır. Besinlerdeki A, C, E, B2, B6 vitamininin yanı sıra folik asit, selenyum, çinko, mangan ve bazı proteinler gibi vitamin olmayan antioksidanlar da enzim sistemlerinin etkisini arttırır. Bu grup antioksidantlar yeterli ve dengeli beslenme çerçevesinde alınırlarsa yararlı olurlar. Tuzun iyotlu olması önerilir. Ayrıca flavonoidler, kükürtlü maddeler, koku ve tat veren maddeler, protez engelleyiciler, kanserden koruyan zel maddelerdir. En çok sebze, meyve, kurubaklagil ve soğan, sarımsak ve kuruyemişlerde bulunur. Tüm antioksidantlar ve çok posalı gıdalar kanser riskini azaltırken, yağlı ve posasız besinler bu riski arttırır. Yağın kanser riskini arttırması yağ alınmayacağı anlamına gelmez. Anti-kanser grupta bulunan vitaminlerin vücuda alınması ve gerekli hormon yapımı için yemek ve salatalarda mutlaka zeytinyağı, soya, mısırözü gib yağ karışımları kullanılmalıdır.”
Katkı Maddeleri Zararları
Yaşam tarzlarının değişmesine bağlı olarak hazır gıdaların daha çok tüketildiği bir gerçek. Bu gıdalarda kullanılan katkı maddelerinin uzun vadede ne gibi sonuçlar doğuracağı ise henüz bilinmiyor. Katkı maddeleriyle ilgili dikkat çekilen önemli noktalar var: Buna göre örneğin katkı maddelerinin en çok kullanıldığı gıda yağlar olarak tanımlanıyor. Acımayı önlemek için E vitamini ve BHT, renk verici olarak da karotenoidler kullanılıyor. Hazır çorba, et-tavuk suyu içine katılan M.S.glutamat adlı madde bebekler ve tuzu az alması gerekenler için sakıncalıdır. Renk ve dayanıklılık için et ürünlerine nitrat, küflenmeyi önlemek için meyve sularına sorbat tuzları eklenyor. C vitamininden zengin doğal besinlerle birlikte, işlenmiş besinleri daha az ve seyrek tüketirsek katkı maddelerinden korunmaya gerek yoktur.
Alkol ve alkollü içecekler özellikle sigara ile birlikte içildiğinde ağız, baş, boyun ve kolorektal kanser türleri riskini artırıyor. Yağlı ve yaşlı hayvan etlerinde, tuzlanmış veya tütsülenmiş ya da nitrit ve nitrat eklenmiş etlerde, salam, sosis, sucuk ve hamburger gibi hazır gıdalarda kanser yapıcı kimyasallar daha çok biriktiğinden kanser oluşma riski daha fazla. Kanserden korunmak için içlerinde mineral, vitamin, posa ve antioksidant barındıran sebze, kurubaklagiller, meyve, kuru yemiş, yumurta ve yağı azaltılmış süt, peynir ve yoğurdu daha çok tüketmek gerekiyor. Bunların besin değerini korumak için ise bazı kurallara uymak gerekiyor. Örneğin sebzeler suda bekletilmeden önce, vitamin kaybını engellemek için yıkanıp sonra doğranmalı ve yağda kızartılmamalı. Kurubaklagiller iyice yıkandıktan sonra haşlama suları dökülmemeli. Taze meyveler iyice yıkanmalı, kesildikten sonra bekletilmemeli. Etler, hafif sıcaklıkta uzun sürede pişirilmeli. Besinler nemli ortamda saklanmamalı.
Kanser Riskini Azaltan Anti Oksidant Vitaminler
1. A vitamini ve Karotenoidler
2. B Vitaminleri
3. C Vitamini
4. E Vitamini
5. D Vitamini
Kaynağı
1. Yeşil sarı meyveler, karaciğer, süt yağı, yumurta sarısı, havuç, kayısı, bal kabağı, domates, protakal, greyfurt
2. Tahıl ürünleri, bulgur, maya, karaciğer, et, yumurta, süt ve ürünleri, kuru baklagiller, yeşil yapraklı sebzeler
3. Taze sebze ve meyveler ( Kuşburnu, maydanoz, tere, roka, karnabahar, turunçgil, portakal, greyfurt, mandalina, limon, diğer yeşil yapraklı sebzeler, domates, çilek, patates )
4. Bitkisel yağlar, yeşil yapraklı, sebzeler, fındık, fıstık, ceviz gibi kuru baklagiller, et, süt, yumurta
5. Balık yağı, karaciğer, yumurta sarısı, süt, düzenli güneşle temas
Yararları
1. Solunum ve yemek borusu, idrar yolları, mide, prostat, akciğer ve kolerektal kanser riskini azaltır. Reaktif türleri etkisizleştirerek kanser oluşum riskini azaltırlar.
2. Yeterli düzeyde alımı vücudun savunma sistemlerini iyi çalıştırır. Böylece mikropları etkisiz hale getirir. Ayrıca yeni oluşmuş kanser hücrelerinin çabuk tahriş olmasını sağlar.
3. Solunum, yemek borusu, mide, kolektara kanserleri önler. Vücuda giren kimyasal kanserojeni etkisiz hale getirir.
4. Toksik maddelerin etkisini azaltır. Yağların oksidasyonunu ve hücrenin oksijenli bileşiklere tahribini önler. Kanser oluşum riskini azaltır.
5. Kemik kanseri riskini azaltır. Yağların oksidasyonları ve hücrenin oksijenli bileşiklere tahribini önler.
Zararları
1. Fazla alımı, yağda eriyen vitaminlerden olduğu için vücutta toksik etki yapar.
2. Fazla alımı kanser oluşumunu önlemez.
3. Normalde fazla alımı, suda eridiği için idrarla atılacağından fonksiyonel değildir.
4. Yağda eriyen tüm vitaminler giib fazlası zararlıdır.
5. YOK
Öneri
1. Sigara içen erkeklerde ek A vitamini verilmesi akciğer kanserinin önlenmesine yardımcı olur.
2. Özü alınmamış tahıllardan yapılantahıllar ( Kepek, çavdar, yulaf, bulgur ) önerilir.
3. Sigara içenler günlük C vitamini gereksiniminden daha fazlasını alırlarsa kanser riski azalır.
4. Toksik maddelere fazla teması olanlar, sigara içenler gereksiniminden fazla E Vitamini alabilirler.
Günlük beslenme ile D vitamini ihtiyacı karşılanmaz. Yeterli kalsiyum alımı ile düzenli güneşlenme önerilir. Derinin aşırı ve bir seferde güneşte yanması, D vitamini etksinin kaybolmasına ve deri kanseri riskinin artmasına neden olur.
Kolon kanseri ve rektum kanseri; kolon ve rektum hücrelerinde tam anlaşılamamış mekanizmalarla kontrolsüz olarak gelişen büyümelerdir. Kolon ve rektum, kalın barsağın 2 ayrı bölümünü teşkil etmektedir.
Tümör barsağın kanlanmasını bozar ve normal çalışmasını oldukça etkiler.Erken teşhis önemlidir; tümörü mümkün olduğu kadar erkenden teşhis ve tedavi etmek önemlidir. Eğer tedavi edilmezse, kanser vücudun diğer kısımlarına da yayılarak büyür.
Kalın barsak, kanserlerin görüldüğü 3 büyük bölgeden biridir. Diğer ikisi akciğer ve meme kanserleridir. Bu tip kanser genellikle 50′li yaş ve üstünde gelişir.
Kolorektal Kanser Nasıl Gelişir?
Kolorektal Kanser, anormal şekil ve ölçüde gelişen anormal hücrelerden oluşarak bu hücreler kendi bölgesinden ileriye doğru hızla yayılır. Kanserli dokular bazen operasyonla çıkarıldıkları yerde tekrar büyüyebilirler. Kolon kanserlerinin çoğu bazı tip poliplerden doğar ve kalın barsak duvarı üzerinde gelişirler. Adenomatöz polip denen bu polipler yaklaşık olarak 5 ila 10 sene içinde kansere dönüşebilir.
Kolorektal kanserin birkaç şüphelenilen fakat tam olarak kesin olmayan nedenleri vardır. *Genetik sebepler (Familial adenomatöz polipozis (FAP), *Herediter nonpolipozis kolorektal kanser (HNPCC) *Diyet (kolon kanseri, çok rafine edilmiş ve düşük lifli besinlerle beslenen sanayileşmiş ülke vatandaşlarında sık rastlandığından diyetin bu hastalıkta rolü olduğu düşünülmektedir), *Siklooksijenazlar, *Şişmanlık (ensülin rezistansı) gibi.
Kolorektal Kanser Bulguları Nelerdir?
Kolorektal kanserin hiçbir bulgusu da olmayabilir. Yada şu şikayetler hastalarda gözükebilir:
- Dışkıda kan görülmesi,
- Anemi,
- Karında ağrı ve huzursuzlukKabızlık,
- İshal,
- Kilo kaybı,
- Karında dolgunluk hissi.
Kötücül urların çoğunda, metastaz yapmaları durumunda, cerrahi tedavi ve çoğunlukla da, ışın tedavisi, iyileşmeyi sağlayamamaktadır. Enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi, olanak varsa, hastanın hastalıktan bütünüyle kurtarılması gerekir.
Söz konusu kötücül urların çoğunda, tam anlamıyla iyileşme çok ender olmakla birlikte, kimyasal tedavi kemoterapi de denir yani kimyasal maddelerle tedavi, birçok hastada, özellikle çeşitli kanser biçimlerine tutulmuş çocuklarda, etkin yaşam süresini uzatmaya yardımcı olmaktadır.
İlaçlara yanıt veren ilerlemiş kanserler arasında, çocuklarda ivegen lenfositli kan kanseri, birtür kötücül lenfoma olan Hodgkin hastalığı, Ewing kemik sarkomu ve VVilliam böbrek uru sayılabilir.. Bütün bu kanserlerde ortaközellik, hızlı büyümedir. Genellikle, bir kanserin ilaç tedavisine yanıt vermesi, urun büyüyen kesimine, yani herhangi bir zamanda bölünme süreci içinde olan hücrelerin yüzdesine bağlıdır. Hızla büyüyen kanserlerin, büyüyen kesimleri büyüktür; dolayısıyla, kanser tedavisinde kullanılan ilaçların hücre öldürücü sitosidal ve hücre bölünmesini durdurucu sitostatik etkilerine, hücre topluluğunun büyük bir yüzdesi duyarlıdır.
Kanser tedavisinde yeni ilaçların araştırılması ve geliştirilmesi uzun ve sıkıntılı olmuştur. Kansere karşı ilaçların geliştirilmesi, araştırılmakta olan ilacın seçilmesi, etkililiğinin hayvan sistemlerinde taranması, ilacın bedendeki etkilerinin incelenmesi ve hastalarda kapsamlı denemeler gibi aşamaları kapsar. Bazı hormonlar, özellikle de steroyit cinsellik hormonları ile böbreküstü kabuğu hormonları, çeşitli mikroorganizmalar tarafından doğal olarak üretilen antibiyotikler, cezayirmenek-şesi çiçeğinden çıkarılan vinblastin ve vinkristin de dahil bitki alkaloyitleri, alkilleyici etkenler yani doğrudan DNAyla tepkimeye giren kimyasal maddeler ve yapı bakımından normal metabolizma bileşenlerine benzeyen, onlarla bazı metabolizma işlevlerinde rekabet eden böylece normal metabolizma yollarının daha çok kullanılmasını engelleyen metabolizma bileşenleri karşıtları, insan kanserinin ilaçla tedavisinde etkisi görülmüş başlıca bileşiklerdir.
Farklı ilaçlar, farklı mekanizmalar aracılığıyla iş görür ve hücreleri farklı zamanlarda farklı biçimlerde etkilerler; ayrıca, bu ilaçlardan bazıları, birlikte kullanıldıklarında, birbirlerinin etkisini artırdıkları için, daha iyi sonuçlar verirler. Bu nedenle, kanserin ilaçla tedavisinde, günümüzde çoğunlukla, aynı anda birçok ilaç birden kullanılmaktadır. Bu birçok ilaçla tedavi, karmaşık olmakla birlikte, çeşitli kanserlerin, özellikle de kan kanserinin, Hodgkin hastalığının, erbezi ve yumurtalık kanserlerinin tedavisinde başarılı olmuştur. Ek üstünlüklerinden biri de, kanserin çeşitli ilaçların birarada kullanımına dirençli duruma gelmesinin, daha yavaş olmasıdır. Oysa belirli bir kanseri tedavi etmek için tek bir ilaç kullanıldığında, kanserin tedaviye dirençli duruma gelmesi çok daha çabuk olur.
Kanser hastalığının tedavisi konusunda bazı alternatif tıp yöntemleri uygulanmaktadır. Bu yöntemler kanser ilaçlarının ve tedavilerinin hammadesini oluşturan bitki ve hayvan ekstraktlarıdır. Bu yöntemle kürabıl olarak nitelendirilemeyen birçok kanser tedavisine yardımcı olarak alınan bu ürünler immün sisteminin kuvvetlendirilmesine yardımcı olmaktadır. Köpekbalığı yağı, lesitin, C vitamini bunlara örnek olarak verilebilir.
Kadınlarda Vaginal Akıntılar
Kadınlarda vajinal akıntılar iki nedene bağlı olarak meydana gelir. Bulaşma veya enfeksiyona bağlı meydana gelen akıntılar ve fizyolojik akıntılar olarak ikiye ayrılır.
Bulaşma yoluyla tricomonas, herpes, mantar, klamidia, üreaplazma, gardmenella akıntıları meydana gelir. Herbirinin kaynaklandığı enfeksiyon nedenine göre tipik akıntı özellikleri vardır.
Tricomonas Akıntısı: Bol, yeşilimsi sarı, köpüklü ve kötü kokuludur. Herpes Virüsü: Bol, beyazımsı hafif şeffaf akıntı mevcuttur.
Mantar enfeksiyonları: Akıntı tipiktir. Kaşıntının yanında boy, peynirsi beyaz akıntı mevcuttur.
Klamidia enfeksiyonları: İltihaplı koyu sarı akıntı vardır. Rahim ağızı kızarık ve hassastır.
Gardnerella Akıntısı: Tricomonasa benzer, kokuludur sarımsı yeşil renktedir. Ama tricomonas gibi köpüklü değildir.
Bu saydığımız akıntılar bulaşma yoluyla meydana gelir. Bir tek mantar enfeksiyonları vücut direnci düşük olduğu zamanlarda ortaya çıkar ve direnç düştükçe tekrarlayıcı özelliktedir.
Akıntı Tedavisi
Hepsinin tedavisi farklıdır. Enfeksiyon etkenine göre tedavi etmek gerekir. Bazen tanı konulamayan akıntılarda vaginal kültür yaptırmak gerekebilir. Kültürde E. Coli, stafilokoklar ve streptokoklar da üretilebilir. Bu durumda antibiogram yaptırıp dirençli ve hassas antibiotikler tespit edilip antibiotik tedavisine başlanabilir.
Tekrarlayıcı mantar enfeksiyornları son derece rahatsız edici ve yaşam kalitesini düşüren etki gösterir. Kullanılan antimikotikler mantara karşı ilaçlar pek faydalı olmaz. Mantar enfeksiyonu tekrarlar durur. Bu durumlarda orik asit mucize yaratabilir. Son derece basit ve maliyeti düşük bir tedavidir.
Fizyolojik Akıntılar
Gebelikte ve periyodik adet süresince çeşitli dönemlerinde artar. Gebelikte vagina duvarlarında hormonların etkisiyle hücre çoğalması meydana gelir. Kadifemsi kalın bir tabaka halini alır. Bu epitel döküntüleri normaldan fazla akıntı olarak algılanabilir. Halbuki, bu tamamen normal akıntının fazlalaşmış halidir. Yanlız gebelikte zaman zaman vücut direncinin düşmesine bağlı olarak mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. O zaman mantar enfeksiyonu tespit edilirse, gebeliğe zararsız antimikotiklerle mantara karşı ilaçlarla tedavi edilebilir.
Periyodik adet düzeni hormonal değişimlerine bağlı olarak zaman zaman akıntının rengi ve miktarı değişebilir ve fazlalaşma gösterebilir. Bu akıntılar tamamen kokusuz ve renksizdir. Ve araştırıldığı zaman hiçbir enfeksiyona rastlanmaz. Kendi kendine düzelir.
Çocukluktan cinsel olgunluğa geçiş döneminde de fizyolojik akıntı fazlalaşır. Hormonal aktivitenin başlamasına bağlı olarak vaginal epiteldeki döküntüler akıntı gibi angılanabilir ve panik yaratabilir. Bunlar tamamen fizyolojik olaylardır. Hiçbir tedaviye gerek yoktur.
Kaynak: Jinekolog Op. Dr. Mebrure Altuğ