Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir.
Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür.
Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.
Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini toplayamama ve unutkanlıktır.
Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.
Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama, uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.
Tüm bu belirtiler en az iki hafta sürekli olarak devam eder. Kişinin mesleki, ailesel ve kendisi ile ilgili sorumluluklarını yapmasına engel olur.
SÖZÜ EDİLEN BU BELİRTİLERİN HEPSİNİN AYNI KİŞİDE ORTAYA ÇIKMASI GEREKMEZ. Bazen depresyon bu belirtilerin bir kısmıyla kendisini gösterir. Ayrıca belirtiler hafif, orta, ağır şiddette olabilir ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişebilir.
Kaynak: Prof.M.Y.Agargün
Alzheimer için 10 yıl, epilepsi için 3 yıl süre gerektiği bildiriliyor…
Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ted Berger, epilepsi ve parkinson hastalığının tedavisinin üç yıl içinde gerçekleştirileceği, Alzheimer hastalığına ise 10 yıl sonra ise kısmi çözüm geliştirileceğini bildirdi.
Arizona Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Metin Akay tarafından Antalya’da düzenlenen 4. Uluslararası Beyin Mühendisliği Konferansı başladı.
Prof. Dr. Ted Berger, AA muhabirine, beyin mühendisliğinin, epilepsi, parkinson ve alzheimer hastalıklarının tedavisinde kullanılan son gelişmelerini değerlendirdi.
Beyinde fonksiyonunu kaybetmiş hafıza hücrelerinin yerine elektronik çip takılması yöntemiyle dünyada tanınan Prof. Dr. Berger, epilepsi, parkinson ve alzheimer gibi hastalıkların tedavisinde çok önemli çözümlerin mühendislik ve tıbbın birleşmesinden üretileceğini belirtti.
Prof. Dr. Berger,” Parkinson ve epilepsi hastalığının nasıl geliştiğini, mekanizmasını çok iyi biliyoruz, ancak hastalığın sebepleri ve oluş nedenleri konusunda yeterince bilgimiz yok. Tedavilerde özellikle beyin uyarıları kanalıyla bir takım yan etkileri var. Onlarla ilgili yeni çözümler üretilmesi gerekir ve üretilecek” dedi.
Bazen planlarımızın telafi edilemez şekilde başarısız olduğu ortaya çıkar. Oyun bitmiş ve biz de kaybetmişizdir. Başarısızlığımızın sonuçları korkunç olabilir. Buna rağmen yapılacak hiç bir şey yoktur. Hamle yapacak gücümüz kalmamış son teslim tarihi geçmiştir. Eğer bu aşamada hala meseleye takılı kalırsak geriye takılma tuzağına düşeriz.
Gazetenin eğlence sayfasına bakarak en beğendiğimiz filmi seçer filme gitmeye zaman yaratacak şekilde akşamımızı planlar sinemaya gitmek üzere bir taksiye atlarız. Sinemaya gittiğimizde programın değiştiğini öğreniriz yahut trafik sıkışıklığı yüzünden geç kalırız. İster geç kalmış olmamıza rağmen filme gidelim ister bambaşka bir şey yapmaya karar verelim aklımız durup bu filmi görme planımızın gerçekleşmemiş bölümüne takılır. Şüphesiz bu düşünceler hiçbir şeyi değiştirmez. Tamamen zaman kaybıdır. Geriye bakma saplanmanın zamansal zıttıdır. Saplanmada sabit bir geleceğe daha çabuk ulaşmak için hiddetle çabalarız geriye bakma da değişemez bir geçmişi değiştirmeye uğraşırız. Pek çok saplanma olayının ikiz görünümlerinin geriye bakmada bulunduğunu göreceğiz ancak önemli bir asimetri vardır; gelecek kendi adımlarıyla ilerleyerek nihayet geldiğinde saplanma sona erer dileklerimiz abartılı olsa bile olmasını istediğimiz şey olmuştur. Ancak geriye bakma asla kendi kendine bitmez hayatımızın sonuna kadar eski mağduriyet ve hayal kırıklıklarımıza geri dönebiliriz ve geçmiş bize ne yaparsak yapalım aynı kalır. Geçmişi değiştirme arzusu yalnızca fuzuli değildir bitmek bilmeyen bir keder kaynağıdır yalnızca zamanın geçmesi bile bizi saplanmadan kurtaracaktır. Ancak geriye bakışlardan kendi çabamızla kurtulmak zorundayız. Her geriye bakış potansiyel olarak ebedidir. Saplanma ve geriye bakış ortak bir taktik sorunu paylaşırlar yapılacak hiçbir şey yokken bir meseleyle nasıl uğraşmaya devam edilebilir. Saplanmada faaliyetimiz etkin bekleyiştir. Saati gözler zamanı sayarız. Bu taktik geriye bakma için uygun değildir. Bekleyecek bir şey yoktur. Her şey zaten olup bitmiştir. Burada kendimizi nasıl meşgul edeceğimiz meselesi dikkate değer mükemmel bir darbe ile çözümlenir. Geçmiş olayların keşkeleriyle dolu hayali bir dünya yaratır ve sonsuza kadar keşke şöyle olsaydı keşke şöyle yapsaydım diyerek artık var olmayan sorun üzerindeki zorlu çabamızı sürdürürüz.
Hiçbir çaba ve yaratıcıktan kaçınmadan orta okuldayken yanına bile yaklaşmaya cesaret edememiş olduğunuz kızın ya da oğlanın kalbini kazanmış olmamızı sağlayacak planlar kurarız. Şunları yapmış olsaydı bir mirasa konacağımızın nasıl da kesin olduğunu düşünürüz. Geriye bakış keşke öyle yapsaydım hastalığıdır.
Geçmişi düşünmek her zaman geriye bakış değildir. Bir tarihçi ya da romancı gibi olmuş bitmiş bir şey incelemeye ilgi duyabiliriz. Aynı hataları yine yapmamak için geçmişi gözden geçirebiliriz. Sanki bir televizyon programı gibi sırf eğlence olsun diye neler olmuş olabilirdi şeklinde hayal kurabiliriz. Bunlar gerçek geriye bakıştan kolaylıkla ayrılabilen durumlardır. Geriye bakış kapanına kısıldığımızda düşüncelerimiz ala gerçekleşmemiş olan amacı başarmaya yöneliktir. Sanki hedefimizle aramızdaki engel geçmişte kalmamışta hala önümüzdeymiş ve eğer yeterince uzun ve güçlü bir şekilde zorlarsak yolumuzdan çekilmesi mümkünmüş gibi davranırız. Elbette bilinçli olarak böyle düşünmeyiz bilinçsiz bir batıl inanç bize rehberlik etmektedir. Öte yandan geçmişe yönelik ilginiz tarihsel yazınsan uygulama ve eğlence amaçlı ise hedefi bütünüyle bir yana bırakır ve yeni bir hedef belirleriz. Orta okuldayken gözde olmuş olsaydık neler olmuş olacağı hakkında hayal kurmak gözde olmuş olmak için umutsuzca çabalamaktan başka bir şey değildir. İlki hoş bir duyguya ikincisi ise ıstıraba yol açar. Her iki durumda aklımızdan geçen soru aynı bile olabilir. Eğer ondan mezuniyet balosuna benimle gelmesini isteseydim eğer o zaman o kadar şişman olmasaydım ancak bu düşünceler yalnızca geriye bakış hallerinde artık var olmayan bir şeyi ele geçirmeyi amaçlayan beyhude bir mücadeleye hizmet eder. Hem geriye bakışta hem de saplanmada memnuniyetsizliğimizi açığa vururuz geriye bakışta sinema da yanımızda oturan zavallılara geciktiğimizi fısıldar dururuz saplanmada ise erken geldiğimiz ve beklemek zorunda olduğumuz için söyleniriz. Bu şikayetler tamamen yararsızdır. Yakınmak her zaman boşuna değildir. Burada yakınma ile ağıt yakmayı bir birbirinden ayırmanın yararı vardır. Yakınma olayların gidişatından memnuniyetsizlik belirten daha genel bir terimdir. Ağıt yakma ise değiştirilemeyecek olana ilişkin yakınmadır.
Alıntı…
Günlük yaşam koşulları yaşanan iş stresi trafik gibi birçok unsur stresin modern hayatın kaçınılmaz bir parçası haline gelmesine sebep oluyor… Yaşanan stresten ise kurtulmak sanıldığı kadar zor değil… Yaşantımızda dikkat edeceğimiz ufak detaylar daha stressiz bir hayat için yeterli… Önemli olan stresin kaynağının bulunup hayatın diğer alanlarından en kısa sürede uzaklaştırılması… Kaliteli bir yaşama sahip olabilmenin yolunun stresle başa çıkabilmeyi öğrenmekten geçtiğini vurgulayan Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz stresi sebeplerini ve baş etmenin yollarını şöyle anlatıyor…
Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz hayat kalitemizi düşüren stresten kurtulmak için günlük yaşamımızda uygulayabileceğimizi küçük değişikliklerin büyük faydası olabileceğini açıklıyor. Öncelikle hayatımızda strese yol açan durumların bir listesini çıkarmamız gerektiğini belirten Dr. Yavuz bu listeyi kontrol edebildiğimiz ve kontrol edemediğimiz olaylar şeklinde ikiye ayırmamızı öneriyor. Dr. Yavuz kontrol altına alınan stresin üstesinden gelmenin daha kolay olacağını sözlerine ekliyor.
İş hayatında strese karşı alınacak önlemler nelerdir?
Dr. Yavuz özellikle iş hayatında alınacak önlemlerden bazılarını şöyle sıralıyor:
Randevularınız arasında zaman bırakın. Randevularınızı birbiri ardına gelecek veya o zaman diliminde daha fazla iş yapmanız için zaman kalacak şekilde organize etmeyin.
Yapmanız gereken bir iş için zaman ayarlaması yaparken kendinize ekstra süre bırakın. Bu şekilde iş umduğunuzdan uzun sürerse veya hata yaparsanız telafi edecek zamana sahip olursunuz.
Stresli işlerin organizasyonunu bir araya sıkıştırmayın. Örneğin işte yoğunsanız aynı gün arkadaşlarınızı akşam yemeğe davet etmeyin.
Yapabileceğinizden daha fazlasını yapma sözü vermeyin. “Hayır” demeyi öğrenin.
İhtiyaç duyduğunuzda arkadaşlarınızdan ailenizden ve iş arkadaşlarınızdan yardım istemekten çekinmeyin.
Stresin etkilerini nasıl azaltırsınız?
Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz gevşemeyi öğrenmenin ve fiziksel egzersizi yaşamın bir parçası haline getirmenin stresin etkilerini azaltmanın iki önemli yolu olduğunu belirtiyor. Dr. Yavuz stresli olduğunuz zaman sırt ve boyun bölgenizdeki gergin kaslar baş ağrısına neden olabilir veya baş ağrısına eşlik edebilir açıklamasını yapıyor. Dr. Yavuz ayrıca “Gevşemeyi öğrenmek stresi baş ağrısına neden olmadan önce gidermeyi veya baş ağrısının yarattığı rahatsızlığı azaltmayı sağlayabilir” diyor.
“Kaslarınızı rahatlatma derin nefes alma ve meditasyon” yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda bu üç yöntemin de stresten kurtulmayı sağladığının kanıtlandığını belirten Dr. Mehmet Yavuz başvurabileceğimiz pek çok rahatlama tekniğinin bulunduğunu sözlerine ekliyor.
Stresten kurtaracak teknikler
Dr. Yavuz pek çok insanın strese kasılmak suretiyle tepki verdiğini açıklıyor. İnsanların verdikleri tepkinin genel olarak farkında olmadıklarını belirten Dr. Yavuz kasları rahatlatmanın kasların gergin olması ve rahatlamış olması durumundaki farkı hissetmeye yardımcı olacağını da sözlerine ekliyor. Dr. Mehmet Yavuz stresten kurtulmak için uygulayabileceğimiz basit teknikleri şöyle sıralıyor:
- Derin Nefes Alın
Sırtınız dik olarak oturun veya ayakta durun. Yavaş ve derin derin nefes alın. Havanın vücudunuza dolması ile birlikte karnınız şişecektir. Nefes alışınızı hissetmek için elinizi karnınıza koyun. İçinizi mümkün olduğunca havayla doldurduktan sonra birkaç saniye süreyle nefesinizi tutun. Şimdi bir mum üflüyormuş gibi nefesi dudaklarınızın arasından verin. Nefesin vücudunuzdan dışarı çıkarken hissettiğiniz duygu üzerinde yoğunlaşın. Bu işlemi dört-beş kez tekrarlayın ve sonra da birkaç dakika sakince oturun. Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
- Hobilerinizi günlük hayatınıza dahil edin
Sevdiğiniz işlerle uğraşmak stresi azaltmanıza yardımcı olacaktır. Nelerden hoşlandığınıza karar verin ve bu şeyleri düzenli olarak yapmaya çalışın.
- Küçük egzersizleri hayatınıza katın
Daha önce düzenli egzersiz yapmadıysanız yavaş yavaş başlayıp giderek seviyesini arttırabilirsiniz. Egzersize arabanızı gideceğiniz yerin uzağına park etmekle asansöre binmek yerine merdivenleri kullanmakla başlayabilirsiniz.
- Yaşamınızı daha aktif bir hale getirin
Evde bahçe veya ev işleri ile uğraşın. Kısa bir yürüyüş bile stresle baş etmenizde oldukça yardımcı olacaktır. Daha aktif olmak için neler yapabileceğinizin listesini yapın. Her hafta veya iki haftada bir listenize yeni şeyler ekleyin.
.J. Newberry, yalan tespit etme sanatı konusunda uzmanlaşmış, eğitimli bir Amerikan federal ajanıydı. Yani bir silahlı çatışmaya tanık olmuş, bir kadın karşısında oturup ‘’Ben kimseyi görmedim, silah seslerini duyduğumda sadece gözlerimi kapadım ve kaçtım.’’ dediğinde kadının yalan söylediğini anlayacak kişi oydu.
Peki Newberry nasıl bu sonuca varıyordu?
İşin sırrı anlatıcının gösterdiği, hikayedeki tutarsızlıklar, fazla detaylı anlatım veya kişinin kendi normal haline uymayan davranışlar sergilemesi gibi işaretleri fark etmede yatıyor.
Bu gibi işaretleri, yalancıları yakalamada kullanabilmek geniş bir eğitim ve pratik gerektiriyor. Ancak bu yöntemler artık sadece ajan Newberry gibi yetkililerin kullanımında değiller. Bugün herhangi biri yalanları tespit etmede usta olabilir, üstelik bu düşündüğünüz kadar zor da değil.
Elbette bu bilgiler sadece birer genelleme ve herkese uymayacak kriterler içeriyor. Ancak uzmanlar en azından gerçeği ortaya çıkarmak konusunda bir deneme yapmak için, size şu 10 ipucunu öneriyor:
İpucu No. 1: Tutarsızlıklar
30 yıl federal ajan, 5 yıl da polis memuru olarak görev yapan Newberry’e göre birinin yalan söylediğini anlayabilmek için, söylediklerindeki tutarsızlıklara bakmak gerekir.
Sorguladığı kadın silah seslerini duyunca kaçtığını ve hemen saklandığını söylediğinde, Newberry tutarsızlığı hemen fark etmişti.
‘‘Doğru olmayan bir şeyler vardı.’’ diyor Newberry. ‘‘Silah sesi duymuş ama dönüp bakmamış öyle mi? Bu, bir insanın öyle bir duruma vereceği tepkiyle kesinlikle uyuşmuyor.’’
Ve kadının dikkat etmediği bir anda Newberry masaya yumruk attı, kadın da anında ona baktı.
‘‘İnsan bir gürültü duyduğunda refleks olarak o yöne bakar.’’ diyor Newberry. ‘‘O kadının silah seslerini duyduğunda seslerin geldiği yere baktığını, ateş edeni gördüğünü ve öyle kaçtığını biliyordum.’’
Newberry kesinlikle haklıydı.
‘‘Hikayesi mantıksızdı.’’ diyen Newberry, ‘‘Ve doğru söylemediğine inandığınız biriyle konuşurken sizin de bakmanız gereken şey budur. Hikayede doğru gibi durmayan tutarsızlıklar var mı?’’ diye de ekliyor.
İpucu No. 2: Beklenmeyen Bir Soru Sorun
‘‘İnsanların % 4’ü başarılı yalancılardır ve iyi yalan söylerler.’’ diyor Newberry. ‘‘Ama Pinokyo gibi burunları uzamadığından, yalanını sizin yakalamanız gerekir.’’
Bu konuda en iyi sözü Sir Walter Scott söylemiş: ‘‘Ah ne kadar da karışık bir ağ ördük, ilk olarak aldatmayı öğrendik.’’ Ama birini kendi yalan ağı içinde nasıl yakalarsınız?
Newberry’e göre bu kişilere dikkatli yaklaşmak gerekir. ‘‘Ve sonra, hiç beklemedikleri bir anda onlara cevabını önceden hazırlamadıkları sürpriz bir soru sorup onları tuzağa düşürün.’’
İpucu No. 3: Kişinin Normal Halini Göz Önünde Bulundurun
San Francisco Üniversitesi’nde psikoloji öğretmeni Doç. Dr. Maureen O’Sullivan, ‘‘Karşınızdakinin dürüst olmadığının en önemli göstergelerinden biri, davranışlarındaki değişikliklerdir.’’ diyor. ‘‘Normalde gergin olup da şimdi sakin olan veya normalde sakin olup da şimdi gergin olan birine dikkat etmeniz gerekir.’’
İşin sırrı kişinin norma hayattaki davranışlarına göre bir tahmin yürütmekte diye anlatıyor O’Sullivan. Davranışları, normalde gösterdiklerinden uzaklaşıyor mu? Eğer böyleyse, ortada bir durum var demektir.
İpucu No. 4: Samimi Olmayan Duygulara Dikkat Edin
‘‘Birçok insan gülümsemeyi taklit edemez.’’ diyor O’Sullivan. ‘‘Ya zamanlaması yanlıştır, ya olması gerekenden fazla süre sürer ya da başka duygularla karışır. Hatta belki siniri saklamak için gülümseme taklit edilmiştir. Bunu da içten bir gülümsemeye göre dudakların daha küçük ve daha ince olmasından çıkartabilirsiniz.’’
Bu sahte duygular, kişinin doğru söylemediğinin iyi birer göstergesidirler.
İpucu No. 5: İçten Gelen Tepkilere Dikkat Edin
‘‘İnsanlar içe doğma ya da sezgi derler ancak bence asıl gördükleri karışlarındakinin gerçek duyguları.’’ diyor O’Sullivan.
Biri karşısındakinin dürüst olmadığını düşünüp, ne gördüğünü bilmediğini sanırken ve bu şüphesini iç güdülerine bağlarken, bir bilimci bu duyguları kesin olarak saptayabilir. Bu da bizi 6. ipucuna götürür.
İpucu No. 6: Ufak Yüz İfadelerine Dikkat
Herhangi birinin içine bir şey doğduğunda, yalan tespiti konusunda ünlü bir uzman olan Dr. Paul Ekman ise ufak yüz ifadeleri görüyor.
‘‘Bu ufak yüz ifadeleri son derece kısa ifadelerdir. Genelde yaklaşık saniyenin 25’te biri kadar bir sürede gerçekleşirler ve her zaman gizlenmiş duygulardır.’’ diye konuşuyor San Francisco’daki California Tıp Okulu Üniversitesi’nde fahri profesörlük yapan Doç. Dr. Ekman.
Yani örneğin bir insan bozulmuşsa ama mutluymuş taklidi yapıyorsa, gerçek duygusu yüzünde bilinçsizce bir an için öfke olarak gözükecektir. Gizlenen duygu ister korku, ister öfke, ister mutluluk isterse de kıskançlık olsun, bu duygu göz açma- kapama süresinde bile olsa suratta gözükecektir. İşin sırrı sadece bunu görmekte.
‘‘Neredeyse hiç kimse (test ettiğimiz 10.000 kişiden % 99’u) bunu fark edemiyor.’’ diyor Ekman. Ama yine de bu duygular görülebilir.
Aslında bir saatten kısa bir sürede bile normal bir insan, ufak yüz ifadelerini görmeyi öğrenebilir.
İpucu No. 7: Çelişkileri Arayın
Ekman, ‘‘Genel kural, bir insanın anlattıklarıyla beraber gösterdiği el-kol hareketleri ve sesiyle, söylediği kelimeler uyuşmazsa bu insanın yalan söylediğidir.’’ diyor. ‘‘Örneğin, bu inanılmaz gelecek ama doğru, bazen insanlar ‘‘Evet benim paramı alan adam buydu.’’ dediklerinde eğer yalan söylüyorlarsa kafalarını istemsizce ‘hayır’ anlamında iki yana sallarlar. Bu söylediklerine tamamen zıt düşen bir hareket.’’
Ekman’a göre bu çelişkiler, sesle kelimeler arasında, sesle hareketler arasında, hareketlerle kelimeler arasında ve surat ifadeleriyle kelimeler arasında görülebilir.
‘‘Bu bir tavırla başka bir tavrın çelişmesidir.’’ diye anlatıyor Ekman.
İpucu No. 8: Tedirginlik Duygusu
‘‘Bir kişi göz temasından kaçınıyorsa ve bu durum kendisinin normaldeki haliyle örtüşmüyorsa, o kişi yalan söylüyor olabilir.’’ diyor hukuk psikologu Doç. Dr. Jenn Berman. ‘‘Başka yöne bakarlar, terlerler, huzursuz gözükürler. Normal gözükmeyen ve tedirginliğe işaret eden herhangi bir şey olabilir.’’
İpucu No. 9: Fazla Detay
Berman’a göre birine ‘‘Neredeydin?’’ diye sorduğunuzda size ‘‘Yumurta, süt ve şeker lazımdı ve markete gittim, yolda da az kaldı bir köpeğe çarpıyordum bu yüzden yavaş kullandım arabayı”…gibi cevaplar veriyorsa, bu ‘çok fazla detay’a girer.
Kişilerin çok fazla detaya girmeleri, durumdan nasıl kurtulacakları hakkında çokça kafa yordukları ve bunun sonucunda karışık bir yalan oluşturdukları anlamına gelir.
İpucu No. 10: Doğruyu da Görmezden Gelmeyin
Newsberry’e göre birinin doğru söylediğini anlamak, yalan söylediğini anlamaktan daha bile önemli çünkü insanlar bazen doğruyu söylerken bile yalan söylüyorlarmış gibi tepki verebilirler.
Kafa karıştırıcı gözüküyor ama bazen bir yalanın altında yatan gerçeği keşfetmek, çok önemli bir sorunun da cevabını bize getirir: Kişi neden yalan söylüyor?
Uzmanlar bu 10 ipucunun hepsinin aldatmayı ortaya çıkartacağında hemfikirler. Bize söyleyemedikleri ise neden kişilerin yalan söyledikleri ve bunun ne anlama geldiği.
‘‘Ufak yüz ifadeleri size yalanın nedenini söylemez.’’ diyor Ekman. ‘‘Size sadece ortada gizlenen bir duygunun var olduğunu ve gizlenen duygunun ne olduğunu söylerler.’’
Birinin yalan söylediğini düşünüyorsanız, ya o kişinin neden yalan söylediğini anlayabilecek kadar onu yakından tanımanız gerekir, ya da insan sarrafı olmanız.
‘‘Ufak yüz ifadelerini görebilirsiniz ama aynı zamanda onları kullanan insandan daha fazla sosyo-duygusal zekaya sahip olmanız gerekmektedir.’’ diye konuşuyor O’Sullivan. ‘‘Bu hareketlerin ne anlama geldiklerini çözmek için insanları iyi değerlendirebiliyor olmanız gerekir.’’
• Panik atak en kısa ve öz tabiri ile ani olarak ortaya çıkan endişe – kaygı nöbeti. Bu endişe ve kaygı nöbeti kişinin vücudunda bazı fiziksel belirtilerle kendini gösterir, bu yüzden de çoğu zaman kişide yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaratır.
• Bu yoğun korku duygusu içinde kişi, çok kötü birşey olacağını, onun için sonun geldiğini, öleceğini veya kalp krizi geçireceğini düşünür.
• Bu şekilde yoğun bir korku içinde olan kişi doğal olarak o ortamdan kaçmak, uzaklaşmak ister, yardım alabileceği bir sağlık kuruluşuna gitmek ister.
• Çoğu zaman gidilen bir hastanede veya acil serviste herhangi bir girişimde bulunmaksızın bu belirtiler geçer ve kişi kendini iyi hisseder.
Kimler risk altında?
• 50 yaş altında olanlar,
• Kadınlar,
• Ayrılmış, boşanmış ya da dullar,
• Eğitim düzeyi düşük olanlar,
• Yakın geçmişte ayrılık anksiyetesi, yakın yitimi yaşayanlar
• Çocuklukta cinsel tacize uğrayanlar,
• Ailede yükümlülüğü fazla olanlar,
• Kentte yaşayanlar panik atak yönünden daha fazla risk taşırlar.
Ne tetikler?
Stres verici yaşam olayları
Hastalar genellikle ilk panik atağını stres verici yaşam olaylarının ertesinde yaşarlar. Hastaların yaşam biçimlerini değiştiren bazı olaylar (bir yerden taşınmak, yakın ölümü, eş ya da sevgiliden ayrılmak) tetikleyici olabiliyor.
Erken dönem yitimleri
Erken çocukluk dönemlerindeki kayıpların (ebeveynlerin ayrılması, boşanması ya da ölümü v panik bozukluğu olan hastalarda daha fazla görüldüğü bildiriliyor.
Ayrılma anksiyetesi ve okul fobisi
Erken dönemde yaşanan ayrılık anksiyetesinin panik ve agorafobi gelişiminde rolü olduğu ileri sürülüyor.
Ebeveyn özellikleri
Yapılan çalışmalarda panik bozukluğunda bulgular ailesel olma özeliğini kısmen genetik geçişle olduğunu göstermekle birlikte sosyal çevrenin de önemli etkisi olduğu anlaşıldı.
Kişilik özellikleri
Panik hastalarında sıklıkla bağımlılık, kendini öne sürememe, güvensizlik ve obsesyonel olma gibi kişilik özelliklerine rastlanır.
Panik atak sırasında neler olur?
Birdenbire, nedensiz ve yoğun bir korku ile huzursuzluk duygusu ortaya çıkar. 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşan bu yoğun gerginlik haline;
• Çarpıntı,
• Kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması,
• Terleme, titreme ya da sarsılma,
• Soluğun kesilmesi, göğüs ağrısı ya da sıkıntı hissi,
• Bulantı ya da karın ağrısı,
• Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
• Gerçek dışılık duyguları ya da benliğinden ayrılmış olma,
• Kontrolünü yitireceği ya da çıldıracağı korkusu,
• Ölüm korkusu,
• Uyuşma yada karıncalanma duyumları, üşüme, ürperme ya da ateş basması
gibi bedensel belirtilerin en az dördünün eşlik etmesi gerekir. Bedensel belirtilerin bir kısmı sık nefes alıp vermeye bağlı.
Ek olarak; plan yapma, düşünme gibi yetiler geçici olarak yitirilebilir.
Panik atağı genellikle 10-30 dakika sürer, ender olarak bir saate uzar.
Panik atakları gece uykuda da gelebilir. Kişi büyük bir korkuyla uykudan uyanır. Bu olayı sık olarak yaşayanlar uykuya dalamazlar hatta uyumamaya çabalarlar.
Tedavide temel ilkeler
• Panik atakları ortadan kaldırma
• Sürekli atak yaşayacağım diye bunaltı, kaygı yaşamayı önlemek.
• Panik atak korkusuyla yapılmayan davranışların yapılır hale gelmesi ( tek başına yola çıkabilmek, kapalı mekanlara girebilmek, yalnız kalabilmek gibi… )
• Panikle birlikte görülebilen diğer bedensel ve psikolojik sorunları gidermek
• Zamanla paniği önemsemeyecek ve unutacak seviyeye gelmek
• Panikten dolayı bozulan aile , iş-sosyal yaşamın eskisi gibi normalleşmesi.
• Hiç bir panik belirtisi ve davranışı olmadığı halde tedaviye bir süre daha devam ettirmek.
• Hasta-hekim arasında çok iyi bir iletişim olmalı. Hasta hekimine her an ulaşabilmeli.
• Tedavide kullanılan ana ilaçlar antidepresanlardır. Yardımcı olarak; sakinleştiriciler yatıştırıcılar, bedensel belirtileri önleyen ilaçlar kullanılır.
Tedavide temel ilkeler
• Antidepresanların bir kısmı eski kuşak ilaçlardır. (Anafranil, tofranil, ludiomil, insidon, laroxyl, tolvon… gibi ) Yeni kuşak ,ilaçlar ( efexör, seroxat, cipram, remeron, prozac, lustral, serzone, faverin, gibi.. ) Bu ilaçların içinde paniğe iyi gelen 4-5 ‘i geçmez. Hekimin yaptığı muayene ve tecrübesi sonuca en uygun ilaç seçilir.Bir ilaç her hasta da aynı sonucu vermeyebilir. İlaçların bir kısmı ( eski kuşak ) başlangıçta belirtileri arttırabilir, ağız kuruluğu, sıcaklık hissi, terleme, kiloartışı, kabızlık, cinsel problemler yapabilir. Yeni kuşakta bulantı,titreme,cinsek problemler,kilo artışı gibi yan etkileri olabilir.Bunlar kalıcı değildir.Bir süre sonra azalabilirler. Panik bozuklukta ilaç tedavisinin en aşağı bir buçuk yıl olması gerekir.
• Hekim önerisi dışında kesinlikle ilaç almamak gerekir.
• Panik belirtileri düzelir düzelmez ilaçları ne azaltmak nede kesmek gerekir.Yoksa kısa sürede tekrarlar. Yardımcı ilaçlar yeşil reçeteye tabi olanlar ( Xanax, diazem,nervium benzeri ilaçlar.) Ve bazı kalp-tansiyon ve mide ilaçlarıdır. Bunların kısa süreli kullanılması gerekir.
• Başka hastalıklarınız nedeniyle ilaç alacaksanız doktorunuza danışın.
• İlaçlar zamanla iştahınızı arttırır.özellikle -tatlıya- karşı dayanılmaz istek olur. Bunun için tedbir alın bol su için, meyve ağırlıklı beslenin.
Panik atakta en çok sorulan sorular ve cevapları:
- Panik atak kalp krizine yol açar mı ? – HAYIR
- Panik felce yol açar mı ? – HAYIR
- Panik anında ölebilir miyim? – HAYIR
- Panik anında kendimi, kontrolümü yitirir kendime ve çevreme zarar verebilir miyim ? – HAYIR
- Panik atak bayılmaya sebep olur mu ? – HAYIR
- Deliliğe yol açar mı ? – HAYIR
- Uçakta panik atak gelirse ölür müyüm ? – HAYIR – Tedavisi var mıdır? – EVET
- İlaç beyni nasıl etkiler, düşünceyi ve davranışı nasıl değiştirir? Beyindeki ” alarm” sistemindeki hassasiyeti giderir. Bozulan dengeleri düzenleyerek aşırı bedensel duyum ve belirtileri yok eder! Aklımız beynimizden uzaklaşmaya başlar ve yaşamın diğer yanlarını tekrar görmeye algılamaya başlarız. Zamanla paniği unutur hale geliriz.
- Panik Tekrarlar mı ? Biyolojik, Sosyo-kültürel-ekonomik ve psikolojik şartlar müsaitse her hastalık gibi panikte tekrarlayabilir.Fakat ciddi uzun süreli bir tedavi ile tekrar riski azalır.Ayrıca tekrarlayacaksa çok hafif tekrarlar.Kontrol edilebilir seviyede olur.Bazen doktora bile ihtiyaç duyulmaz. Tedavide paniği kontrol altına almak ve onu tanımak ne yapıp-yapamayacağını bilmek önemlidir.
- Panik şizofreniye çevirir mi? – HAYIR
- Alkol alarak paniği yenebilir miyim ? – HAYIR ( zamanla artar ve bağımlılık gelişir.)
- Kendimi dine inanca versem geçer mi ? – Paniğin inançsızlık ve ibadetsizlikle ilgisi yoktur; “inançlı” insanlarda’da panik yaşanır.
- Yanımda ilaç,adres ve telefonlar, su, bisküvi, tansiyon aleti vs.. taşıyorum. Olmayınca yola çıkamıyorum bir şey olur mu ? Bağlanma , garantiye alma ihtiyacından yola çıkıyorsunuz.Tedavi ile yavaş yavaş bu bağlanma nesnelerinden kurtulmak,özgür ve özgüvene dayalı ” sahaya” çıkmanız mümkün.
- Spor paniği arttırır mı ? – HAYIR ( faydası vardır )
- Seks yapabilir miyim ? – EVET
- Panik geldiğinde acile gideyim mi ? – HAYIR ( Daha önceki nöbetler nasıl geçtiyse bu nöbet de geçecek )
- Panik, depresyonla beraber olur mu ? – EVET
- Panik anında boğazım düğümleniyor, tıkanıyorum. Nefessiz kalıp ölebilirmiyim. – HAYIR
- İlaçla beraber alkol alınır mı? – Çoğunlukla HAYIR,fakat doktorunuza danışmakta yarar var…
- İlaçlar bağımlılık yapar mı? Hayat boyu kullanmam gerekir mi? – HAYIR
- Panikten dolayı işimi değiştirip,veya bırakayım mı? – HAYIR Kesinlikle işinizi bırakmayın ve değiştirmeyin.
- İlaçlar, yiyecekler, içecekler boğazımı tıkar mı? Boğulur muyum? – HAYIR
- Bana büyü yapılmış veya ‘cin’ çarpmış olabilir mi? Paniğin bunlarla hiçbir ilişkisi yoktur kesinlikle hocalara,büyücülere,medyumlara, biyoenerjiyle uğraşanlara gitmeyin.
Bu önerilere kulak verin!
1- Hastalık hakkında doktorunuzdan ve yayınlardan çok iyi bilgi alın. Temel Kural:”Düşmanını Tanı” Sana ne yapıp ne yapamayacağını bil!
2- Dahili,fiziksel muayeneler ve tahlillerde hiçbir şey yoksa;bir daha tahlil yaptırmayın ve dahili muayeneye gitmeyin.
3- Her hastanın tedavi süresi,onun kişiliğine durumuna bağlı olduğundan tedavi süresini bilin ve bu süreyi en verimli bir şekilde kullanın.
4- Yakınlarınızıda doktorla görüştürün.Hastalığın sizin elinizde ve iradenizde olmadığını öğrensinler ve size”yüklenmesinler”
5-Umudunuzu ve kendinize olan güveninizi hiçbir zaman yitirmeyin.”Başaracağım,bu hastalığı yeneceğim ve yaşama sımsıkı sarılacağım. Kendime inanıyorum ve güveniyorum!” telkinini sık sık yenileyin.
6- Mümkünse her gün yarım saat yürüyüş yapın.
7- Her gün duş alın
8- Yüzme imkanınız varsa yüzün
9- Yılda iki kez tatil yapın.
10- Çözemediğiniz ve sizinle direkt ilişkisi olmayan sorunlarda üzülmeyin. “Kulak arkası edin.”
11- Seks yaşamınızı canlandırın, fanteziler üretin.
Rahatça oturun va sakinleşin
1- Find the C below. Do not use any cursor help.
Aşağıda C’yi bulun. imleç yardımı almayın.
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOCOOOOOOOOOOOOOO O
OO OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO O
2- If y ou already found the C, now find the 6 below.
Eğer C’yi bulduysanız, şimdi de 6′yı bulun
99999999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999
99999999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999999
99999999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999999
99996999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999999
99999999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999999
99999999999999999999999999999999999999999999999999 99999999999999
3- Now find the N below. It’s a little more difficult..
Son olarak N’yi bulun biraz daha zor gibi..
MMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMNMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM
This is NOT a joke. If you were able to pass this 3 tests, you can cancel your annual visit to your neurologist.
Your brain is great and you’re far from having Alzheimer Disease. Congratulations!
Bu bir şaka değildir. Üç testi de geçebildiyseniz, Nöroloğunuza yıllık ziyaretinizi iptal edebilirsiniz.
Beyniniz muhteşem çalışıyor ve Alzehimer hastalığından uzaktasınız. Tebrikler!
Hazırlayanr. İnci Özgür İlhan, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD, Alkol-Madde Bağımlılığı Tedavi Birimi
Son zamanlarda seçilmiş bazı kişilerin/populer kimliklerin madde bağımlılığı nedeniyle daha çok konu haline getirilmesi çok dikkat çekicidir.
Oysa, Batı toplumlarındaki kadar yaygın görülmese de, madde bağımlılığı sorununun Türkiye için önemi üzerinde bu vesileyle durulması yerine toplumu ilgilendiren bir halk sağlığı sorunu olarak durulması başta ruh sağlığı ve halk sağlığı profesyonellerinin işidir.
Basın tüm toplum üzerindeki baskın ve öncelikli yerini bir kez daha akademik alandan önce gösterebilmiştir.
Bu yazıda alkol-madde bağımlılığı sorununun içinde ele alınması önerilen tıbbi model tanımlanacak ve madde bağımlılığı bir süreç olarak tanımlanmaya çalışılacaktır.
Alkol-Madde Bağımlısı için rastlanabilen örtük/açık yargılar Madde kullananlar kontrol edilmesi gereken tehlikeli kişilerdir. , Madde bağımlıları iradesizdir. , Madde bağımlılığında tedavi sonuç vermez. ifadeleriyle örneklenebilir. Bu yargılar, iyi-kötü, olumlu-olumsuz, gibi bir çırpıda yapılabilen ayrımların hastalık-sağlıklı olma biçiminde yansımasıdır. Tıpta ontolojik hastalık modeline göre hastalık-sağlık bu tek boyutlu tanım içinde alınır ve hastalık bağlamından ayrı olarak kendi içinde tanımlanır. Ontolojik hastalık modeline göre nedensellik yani etiyoloji-hastalık ilişkisi doğrusal bir ilişkidir. Buna göre hastalık, hastanın/olgunun dışında ve ondan bağımsız gerçekliği olan durumdur. Tüm olgular aynıdır. Tüberküloz bir hastalıksa bunun nedeni bir mikroorganizmadır, tüberkülozun ilacı da bellidir. Tıp öğrencisine kalan bu ilişkiyi ezberlemektir! Bu kadar bilgiye rağmen tüberküloz toplumun önemli bir kesimini yakalamaya devam etmektedir. Fizyolojik hastalık modeline göre ise hastalık kişinin eylemleri, yaşam biçimi ve çevreyle ilişkileri bağlamında açıklanır. Hastalık sistemde bir şeylerin yanlış gitmesidir; hasta olan insan, yani olgu bu sistemin içinde merkezdedir. Alkol-madde bağımlılığı için bir adım daha ileri gidilmesi bağımlılığın tanımlanmasına katkıda bulunacaktır.
Bağımlılığın Gelişme Süreci-Değişimin Evreleri Modeline göre bağımlılığın gelişme evreleri tanımlanmıştır. Birinci evre başlama ve bağımlılığın ortaya çıkması evresidir. Bu evrede madde ile karşılaşılır ve kullanım başlar. İkinci evrede maddenin kullanımı hoşa giden ve olumlu yaşantıları getirir. Doğrudan bunaltının giderilmesi gibi ya da dolaylı olarak toplumsal ödüllenme gibi yaşanan olumlu sonuçlardır bunlar. Bağımlılığın erken evrelerinde ve maddenin ilk etkileri yaşandığında maddeyle bağlantılandırılan durumlar/sonuçlar maddeyi kullanma lehine motivasyonel yöndedir. Davranışın yinelenmesiyle madde/davranış-sonuç ilişkisi pekişir. İleriki bir zamanda maddeyi çağrıştıran durumlarla karşılaşıldığında bu motivasyonel süreçle başa çıkma ayrı bir çabayı gerektirecektir.
Üçüncü evre istenmeyen sonuçların ortaya çıktığı evredir. Bu evrede pek çok kişi davranışını sınırlayabilir ya da değiştirebilir, ancak bağımlılık gelişmişse bu olmayabilir; çoğu zaman da böyle değildir. Bu olumsuz sonuçlarla birlikte maddeyi kullanmanın olumlu sonuçları da yaşanıyordur. Bu evrede kişi olumsuz sonuçların maddeden kaynaklandığının hala farkında değildir; bağımlılık davranışıyla yaşamındaki sorunlar arasında bir nedensellik kurmaktan uzak durarak aynı davranış örüntülerini yineleyen bir biçimde sergilemeye devam eder. Bu bağlamda alkol/madde bağımlılığında belki de temel olarak üzerinde çalışılması gereken bir bilişsel-duygulanımsal süreç bağımlıca düşünme dir. Bu düşünce biçimi, gerçekliğin çarpık bir algılaması olarak değerlendirilmiştir: bağımlı birey -bağımlılıktan kaynaklanan- sorunlarının kaynağı olarak başkalarını görmektedir. Zamanı algılayışında da sorunlar vardır: Yakın gelecekle ilgili beklenenler, daha uzak gelecekle ilgili algılama zayıflığıyla ilgili olarak, önceliklidir. Bu sorunlarla ilgili rahatsızlığını en aza indirmek için de daha önce istediği sonuçları gördüğü madde kullanma davranışını sürdürür.
Dördüncü evrede dönüm noktası ve bırakmanın başlaması evresi maddeyi bırakma düşüncesi belirir. Bu düşünce bağımlılığın aslını oluşturan ambivalansı da beraberinde getirir. Bağımlılık davranışı bir taraftan zarar verirken bir taraftan da kişiye hizmet eder. Bu ambivalansın temelini oluşturur. Artık bu evrede kişisel sorumluluğun kabulu söz konusudur. Bağımlı kişi bir dönüm noktasındadır.
Değişimdavranışla ilgili farkındalığın artışıyla birlikte görülebileceği gibi bir sonraki aşamadan bir önceki aşamaya dönüşle de gerçekleşebilir relaps-madde kullanma davranışının yeniden yapılanması. Tüm bu evreler boyunca doğrusal bir ilerleyiş söz konusu değildir; model durumsal, bilişsel, kişilerarası ilişkiler, kişisel ve biyolojik etkenlerin rollerini de dışlamamaktadır.
Bugünün toplumunda sıkça bulunan can sıkıntısı, çaresizlik, yalnızlık gibi yaşantılardan ya pasif yaşantı biçimlerine sığınarak televizyon seyretmek gibi ya da kompulsif, çabuk ve kısa süreli doyumlara yönelerek kurtulmaya çalışılmaktadır. Bu görüş, uzak sonuçları görmeksizin o anı yaşamaya vurgu yapan, plan yapmadaki güçlükler, gerçekçi olmayan çözüm yolları üretme, klişelere takılmış kısıtlı bir dil gibi işlevlerdeki eksikliklerle belirgin bir kişilik profili çizmiştir. Madde kullanımı da çizilen bu kişiliğin tercih edebileceği çok hazır bir seçenek olarak, diğer sayılan örnekler gibi çabuk bir çözüm olarak alınabilir. Doğan 1996 zamanla ilgili yaşanan bu algılama sorununu çağın hastalığı olarak adlandırmıştır. Bugünün modern toplumlarında, özellikle Batı için tanımlanmış bir özellik insanların toplum olma duygusunun manipulatif ve yalnızlaştırıcı güçlerin etkisiyle gelişemediği, bireylerin birbiriyle doyurucu ilişkiler geliştiremediği, dolayısıyla yalnızlaştığı, birbiriyle aktif ilişkiler geliştirmiş bir toplumdan çok bir yığın oluşturduğu, bireyin merkezi bir otoritenin etkisi altında otonomi kaybını yaşadığı ve her bireyin boş kendiliğini tüketim maddeleri, yemek, bağımlılık yapabilen maddelerle doldurmaya çalıştığı ileri sürülmüştür.
Alkol-madde bağımlılığının hem bireysel hem de toplumsal düzeyde tanımlanması çözümün de her iki düzeyde gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Kaldı ki son günlerde, basının da manipülasyonuyla, bağımlılık sorunu tüm toplumun sahiplendiği bir sorun halinde halen konuşulmaktadır.
Hazırlayan: Türk Psikologlar Derneği
Çocukların bir deprem felaketiyle başa çıkmalarına nasıl yardım edebilirsiniz?
Deprem gibi bir felaketle başa çıkmak, hem siz hem de çocuklarınız için çok zor bir iştir.
En başta, hayatınız alt üst olmuştur. Pekçok yeni ve bilinmeyen zorlukların üstesinden gelmek durumunda kalmışsınızdır. Evinizin yeniden inşa edilmesi ya da tamir görmesi, iş değiştirmek zorunda kalmanız ve mahremiyetinizin kaybolması gibi pek çok olay sizi derinden etkileyebilir.
Bu ani değişikliklerle başa çıkamayacağınızı sanabilirsiniz. Kuşkusuz bu felakette de yaşadığınız sıkıntıları en iyi siz biliyorsunuz. Ama eğer imkan bulabilirseniz, yaşadığınız sıkıntılarla başedebilmek için lütfen bu önerilerimizi de dikkate alınız.
Çocuklar depremin kendisinden korktukları kadar, bu olayın hayatlarında yol açacağı değişikliklerden, belirsizlikten ve sorunlardan da korkarlar. Böyle bir felaketten sonra çocuğun yaşadığı psikolojik sıkıntı, davranışlarında değişmelere ve birtakım belirtilere yol açabilir.
Bir deprem felaketinde çocuğunuzun davranışı nelerden etkilenir?
Sizin felaket karşısında gösterdiğiniz tepkiler, çocuğunuzun da bu olaya nasıl bir anlam vereceğini ve bu olayla nasıl başa çıkacağını belirler. Çocuklar normal zamanda da anne-babalarının endişelerinin farkındadırlar. Ama özellikle bir kriz durumunda bu konuda daha duyarlı hale gelirler. Sizi izleyip tepkilerinizden ipuçları yakalamaya çalışırlar. Siz panik içindeyseniz çocuk daha çok panik yaşar, karamsar ya da çökkün olursanız çocuk olumsuzluklardan daha çok etkilenir. Bu nedenle endişelerinizi çocuklarınızla paylaşmalı, onlara bu zorlukların üstesinden gelebileceğinizi söylemelisiniz.
Çocuğun depremden nasıl etkilendiği onun yaşı ile de bağlantılıdır. Henüz okul çağına gelmemiş çocuklar, olan biteni anlamada ve yaşadıkları duyguları dile getirmede güçlük çekerler. Hissettiklerini konuşarak paylaşamadıkları için de olaydan daha fazla etkilenirler. Altı yaşında bir çocuk korkusunu okula gitmek istemeyerek gösterirken, ergenlik çağındaki bir çocuk korkusunu açıkça göstermekten kaçınabilir. Felaket sonrası dönemde ise bu çocukların okul başarısı düşebilir, sizinle sık sık tartışmalara girebilirler.
Bir deprem felaketinin ardından, çocuklarınızda aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir
Depremin tekrarlayacağından, ya da depremi hatırlatacak bazı işaretlerden oturduğu koltuğun, yatağın sallanması, uyku sırasındaki gürültü, vb. aşırı korkma;
Çok kolay ve sık sık sinirlenme, ağlama ve sızlanma;
Saldırganlık gösterme, yaramazlık yapma ve kendini bir işe verememe;
Okulda ve evde daha önce hiç yapmadığı davranışları yapma; Örneğin hiç kavga etmeyen çocuğunuzun kavga etmesi,
Daha hareketli olma ve yerinde duramama,
Felakete ilişkin korkular yaşama; örneğin, sizden tamamen ayrılacağından korktuğu için yanınızda yatmak isteyebilir, yağmurdan gök gürültüsünden ve fırtınadan korkabilir;
Uykuda kabuslar görme, çığlık atma ve yatak ıslatma;
Yalnız kalmaktan, yanındakilerin uzaklaşmasından korkma, peşinizde dolanma, okula ya da kreşe gitmekten korkma, tuvalette yalnız bırakılmaktan korkma;
Parmak emme, altını ıslatma, biberondan beslenmeyi isteme, sürekli kucakta tutulmayı isteme gibi bebeksi davranışlar gösterme;
Doktor tarafından sebebi bulunmayan mide bulantısı, karın ağrıları, kusma; başağrısı, baş dönmesi, beslenme ve uyku düzensizlikleri gibi şikayetler gösterme;
Sessizleşip içine kapanma, yaşanan bu olaylar üzerinde konuşmaktan kaçınma;
Sürekli bu konu üzerinde konuşmayı isteme özellikle daha büyük çocuklar ya da oyunlarında ve masallarında deprem felaketine ilişkin konuları işleme;
Bu deprem felaketinin, kendisinin daha önceden yapmış olduğu bir ?kabahat? yüzünden olduğunu düşünüp, suçluluk duyma.
Bazı çocuklar bu davranışların hiç birini göstermeyebilir, yaşadıkları sıkıntı dıştan farkedilmeyebilir ve herhangi bir belirti gözlenmeyebilir. Bazı çocuklarda ise bu sıkıntılara bağlı davranışlar, haftalar ya da aylar sonra ortaya çıkabilir.
Çocuklarınıza bu konuda yardım etmek için neler yapabilirsiniz?
Çocukları, yaşanan olaylar hakkında bilgilendirme-nin büyük yararı vardır; onlara destek olmak, aile ve akrabaların felaket sonrasındaki yaraları sarma çalışmalarında onlara görev vermek, aile ve akrabaların birarada oldukları duygusunu yaşamalarına da katkıda bulunur. Bu zorlukları birlikte aşabilmek, deprem felaketinden çok sonraları bile sürebilecek ve aile bağlarını güçlendirecek bir ?birlik beraberlik? duygusu yaşatacaktır.
Yaşadıklarınızla ve durumla ilgili olarak bir şey saklamadan, yanlış bilgi vermeden onunla anlayabileceği bir dille konuşun. Konuşurken diz çökün ve onun göz hizasına gelmeye çalışın, ellerini tutun, unutmayın çocuğunuzun güven ve destek dolu dünyası bir anda yerle bir olmuştur. Sorularına doğru ve basit cevaplar verin. Ailenize neler olduğunu çocuklarınıza açıklayın. Onların anlayacağı basit sözcükler kullanın. Doğruyu söyleyin. Örneğin okul öncesi bir çocuk için, ?Ayşe, deprem oldu ve evimiz yıkıldı. Bir süre onun içinde oturamayacağız. Teyzenlere gideceğiz? gibi bir açıklama yeterli olabilir. Yaşadığınız bu ciddi durumu, olduğundan daha hafif bir şekilde aktarmaya çalışmayın. Ancak varolanı da abartmayın. Çocuğa, ailesinin, akrabaların ve diğer tanıdıkların koruması altında olduğu konusunda güvence verin. Onlara şu tür cümlelerle yaklaşabilirsiniz: ?Evet canım, deprem tehlikeli bir şey. Başımızdan çok üzücü olaylar geçti. Ama bizler şimdi güvencedeyiz. Bak! bu konu ile ilgili kişiler ve tüm yardım kurumları bize yardım ediyor, hepsi geçecek ve eski günlerimize döneceğiz?.
Çocuğun başına gelen felaketi anlamasına yardımcı olun. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar. Çocuğa depremin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, çok ender olarak ortaya çıktığını, ama şimşek çakması, gök gürültüsü ya da fırtına kadar olağan bir doğa olayı olduğunu anlatın. Çocuklar, bu felaketin kendi yaptıkları herhangi bir ?kabahat?la ilişkili olmadığını, bunda suçlu olmadıklarını ve söz konusu bu felaketin kendilerine verilen bir ?ceza? da olmadığını çok iyi anlamalıdırlar. Kendi duygularınızı paylaşın. Çocuğunuzun ?ne? söylediğini ve ?nasıl? söylediğini dinleyin. Sesinin tonu, yüz ifadesi, gözlerindeki ifade, dudaklarındaki ve ellerindeki titreme gibi ipuçlarına dikkat edin. Bütün bunlarda korku, endişe, güvensizlik, kuşku gibi işaretler var mı? Çocuğunuzun söylediklerini sizin tekrarlamanız işe yarayabilir. Örneğin ?bunu söylemek seni korkutuyor mu?? ?sanki tekrar deprem olacakmış gibi mi geliyor?? Böylece çocuğunuz dile gelen duygularda kendi duygularını tanıyacak ve onun duygularını anladığınızı görecektir.
Ona güven verin. ?Hiç korkma, birlikteyiz?, ?Seni seviyorum?, ?Seni koruyacağım?, gibi cümleler kullanın. Bu sözleri bir kez söylediniz diye çocuğun hemen anlayacağını ve rahatlayacağını sanmayın. Olabildiğince sık tekrar edin.Çocuğunuzu kucağınıza alın, sarılın, rahatlatın. Yakın temas ona kendisini terk etmeyeceğiniz mesajını verir.
Uykudan önce onunla birlikte daha fazla zaman geçirin, konuşun, güven verin. Eğer imkanınız varsa, çocuğunuzun yattığı yerin karanlık olmamasına çalışın. Çocuğunuzu geceleri yatırırken karşılaşabileceğiniz bazı sorunlar vardır: Çocuğunuz kabuslar görebilir, merak etmeyin bu kabusların aslında çocuğunuza yararı vardır. Bu insan beyninin gösterdiği son derece doğal bir tepkidir. Bu sayede iç dünyasında yaşadığı yoğun duyguları boşaltma imkanı bulur. Çocuğunuz bu kabusları gerçek sanabilir, korkuyla bağırıp sarsılabilir, telaşa kapılmayın, ona sarılın ve gördüklerini anlatmasını isteyin ve sonuna kadar da dinleyin araya girmeyin, ?kötü bir rüya görmüşsün, herhalde sana gerçekmiş gibi geldi, rüyanda saklandığını, ağladığını, bağırdığını, kaçtığını söylüyorsun, sana hak veriyorum, ben de olsam aynısını hissederdim? gibi şeyler söyleyin, kesinlikle ?korkulacak birşey yok? demeyin. Çünkü çocuğunuz korkmuştur, bunun için suçluluk ya da utanç hissetmemelidir.
Onun kabuslarını azaltabilirsiniz. Örneğin, gün içinde onu meşgul edecek ve bedenen yoracak oyunlar oynamasını sağlayın. Çok kötü bir felakete maruz kaldınız ve belki de canınız burnunuzda ve tükendiğinizi hissediyorsunuz. Fakat kendinizi biraz zorlayıp yapabilirseniz çocuğunuzu yatırmadan önce ona bir masal anlatabilir, ninni söyleyebilir, onunla oynayabilirseniz kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz.
Çocuğunuz oyun oynarken onu izlemeye çalışın. Neler söylediğini ve nasıl söylediğini dinleyin. Çocuğunuz oyuncaklarıyla ya da arkadaşlarıyla oynarken kızgınlık gösterebilir. Bu çok doğaldır. ?Gel yavrum, anlıyorum canın sıkkın, sıkıntın geçinceye kadar seninle biraz oturalım? diyerek onu konuşabileceğiniz bir yere çekin.
Gerginliğini azaltıcı faaliyetler düzenleyin. Çocuğunuzu oyundan uzaklaştırmayın. Oyuncaklarıyla veya güvenli ve açık alanlarda oynamasını sağlayın. Eğer çocuğunuz çok küçükse ve sevdiği, onsuz yapamadığı bir oyuncağını ya da benzeri bir şeyi kaybettiyse ve bunun için ağlayıp yas tutuyorsa bu duruma izin verin, susturmaya çalışmayın. Bir zaman sonra da eğer mümkünse kaybettiği o şeyin yerine yenisini sağlamaya çalışın.
Olanaklar ölçüsünde, gündelik alışkanlıklarınızı sürdürün ya da yeni koşullar altındaki yaşantınızı da olabildiğince eskilerine benzetmeye çalışın. Örneğin, yemek saatlerini, onu yatırdığınızda masal anlatmayı, öğleden sonra uykularını sürdürün. Alışkanlıkların birden ortadan kalkması özellikle daha büyük çocuklarda kendi başına ciddi bir stres yaratabilir.
Bu olaydan sonra, kendinizin de neler hissettiğini çocuklarınızla paylaşın; başınıza gelenlere nasıl olumlu bir şekilde yaklaşmaya çalıştığınızı anlatın. Örneğin şöyle bir şey söyleyebilirsiniz: ?Evden ayrılmak zorunda kaldığımız için ben de çok üzgünüm, ağlamamın nedeni bu. Gel bana bir sarıl. Çok iyi gelecek.? Çocuklarınızın duygularını ve yaşadığı sıkıntıyı anladığınızı ve hepsini kabul ettiğinizi de belirten sözcükler kullanın. Örneğin, ?Ahmetçiğim, ağlamanın hiç bir sakıncası yok. Ağlayabilirsin. Halanlarda rahat edeceğiz.? Çocuğunuza, hissettiklerini dinlemeye hazır olduğunuzu, yaşadığı duyguların hepsinin çok normal olduğunu söyleyin.
Cesaret, sabır, kararlılık, yardımlaşma, problemleri çözmeye çalışma ve sorunlarla başa çıkma konusunda çaba gösterme gibi davranışlarınızla, çocuklarınıza örnek olmaya çalışın. Çocuklarınızın dikkatini, benzer felaketi yaşamış diğer ailelere ve onlara yardımcı olmaya çalışan diğer insanlara çekmeye çalışın. ?Ellerinden geleni yapıyorlar Ayşeciğim. Bak dün bütün gece karşı evdekileri kurtarmaya çalıştılar. Komşularımız da aynı şekilde uğraşıyorlar. Bu işi atlatmak için hep birlikte çalışmalıyız? şeklinde bir şeyler söyleyebilirsiniz. Çocuğunuza yardımcı olmak için, yaşadıklarınızla nasıl başettiğinizi anlatabilirsiniz. Örneğin, ?Kendimi kötü hissettiğimde birlikte yaşadığımız güzel günleri düşünüyorum ve kendime ileride herşeyin yeniden düzeleceğini hatırlatıyorum. Bu beni biraz olsun rahatlatıyor, belki sen de denersin.?
Rahatlamak ve sakinleşmek için kendinize zaman ayırın. Kriz ortamından uzaklaşmak için kendinize çok kısa bir ara verin. Örneğin bir kaç dakika yürüyün. Zihninizi sakinleştirmeye çalışın. Eğer siz sağlam olursanız ailenize daha çok yardım edebilirsiniz.
Son olarak kısaca şunları öneriyoruz:
Gündelik yaşamınızı en kısa zamanda düzene sokun
Planlara tüm ailenin katılmasını sağlayın
Kendi duygularınızı paylaşın
Çocuklara bağırıp çağırmaktan ve dayak atmaktan kaçının
Eğer çocukları bir yere göndermek zorundaysanız bunu onlara mutlaka anlatın ve onlarla iletişimi kesmeyin
Yardım istemekten korkmayın! Böyle bir felaketle kimse tek başına başedemez
Sizin için en önemli olan işleri belirleyin ve bunları sırayla ele alın
Sezgilerinize güvenin. Buraya kadar başardığınıza göre gerisini de halledersiniz
Bu metindeki bilgiler Türk Psikologlar Derneği in halka yönelik hazıladığı belgelerden alınmıştır
Hazırlayan: Psikolog Yüksel Demirer
Kurum ve işletmelerde görevlendirilecek personelin, işin gerektirdiği bazı niteliklere eğitim fiziksel özellikler, cinsiyet v.b sahip olma ön koşullarının saptanması, basit ölçüm ve bazı belgelerin sunulmasını gerektirirken aday personelin psikolojik durumu ve kişilik özelliklerinin işe olmadığının saptanması, ancak profesyonelce yürütülebilecek olan titiz bir çalışma ve gerektirmektedir.
Bu tip çalışmayı yapacak kişi ya da kurumların sayıca azlığının yanında, nitelik açısından da yeterli olmayışı, çoğu işletmenin bu önemli gereksinimi görmezden gelmesine ya da ihmal etmesine neden olmakta ve sonuç olarak işletmeler, en üst düzeyde performans gösterebilme olanağından yararlanamamaktadır.
Çalışma yaşamında, kişinin uyum ve üretkenlik gösterebilmesinde pek çok değişken etkili olmaktadır. Özellikle zeka, bilgi, dikkat, karar verme ve sorun çözme gibi bilişsel süreçlerin yanında, bilinç düzeyinde ve bazen de bilinçaltında bulunan kimi etkenler, kişinin iş yaşamında başarılı ya da başarısız olmasına yol açarken, bu durumdan örgüt de benzer biçimde etkilenmektedir.
İnsan davranışlarının altında yatan ve ifade edilemeyen baş duygu ve güdüler, içinde bulunulan ortamla etkileşim içine girerek kişinin olduğu kadar örgütün etkinliği üzerinde de değişim yaratmamaktadır. Bu nedenle, işe alınacak personelin çeşitli yönlerden değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Özellikle kişilik özelliklerinin belirlenmesi, mülakat sırasında adayların olumlu izlenim oluşturmak için sergiledikleri gerçekçi olmayan davranışların açığa çıkarılmasını sağlayabilmenin yanında kişinin örgüt içinde iş arkadaşları ve astlarıyla olan ilişkilerini, uyum ve iş doyumunun yanı sıra, iyi bir takım oyuncusu olabilme becerisini de değerlendirebilmek açısından taşımalıdadır.
Bir kuruluş ya da işletmenin başarısı personelin göstereceği performansla doğrudan ilişkilidir. Personel performansı da bazı kişilik özeIliklerinin yanında aşağıda belirtilen niteliklerin de sayısal düzeyi ile yakından ilgilidir.
* İnsiyatif alabilme
* Kontrol gücü
* Analitik düşünebilme
* Kritik düşünebilme
* Duyarlılık
* Motivasyon düzeyi
* Liderlik Özellikleri
* Yeni durum ve deneylere açık olma
* Kalite arama
* Etkili İletişim kurabilme
* Yaratıcılık
* Ekip Çalışmasına Yatkınlık
* Güvenilirlik
* Örgüte bağlılık
* üretkenlik
* Stres altında çalışabilme ve üretebilme
* Moral dayanıklılık
* Sorumluluk alabilme
* Özgüven
* Duygusal denge
* Çatışma çözme becerileri
* Sosyal ve genel uyum
* Disiplin anlayışı
Sayılan bu niteliklerin bir kısmı kişilik özellikleri içinde etkili biçimde görülebilirken, bir kısmında potansiyel olarak var olmaktadır. Çeşitli eğitim programları ve uygulamalı çalışmalarla açığa çıkartılarak etkin duruma getirilecek olan bu nitelikler, kişi performansını ve iş verimliliğini artırarak hem kişisel olarak iş doyumunu, hem de işletmenin personelinden en üst düzeyde yararlanmasını sağlayacaktır.
Bu bağlamda, öncelikle işe alınacak personelin kişilik özellikleri, ruhsal sağlığı, psikolojik durumu ve ilgili alanları ile bazı yetenek ve becerileri önem kazanmaktadır. Saptanabilir olan bu özelliklerin açığa çıkarılması ve düzeylerinin ölçülmesi aynı zamanda personelin en iyi değerlendirilebileceği iş alanında da göstereceğinden yapılacak değerlendirme, personelin en başarılı ve en verimli olacağı göreve yerleştirilmesi konusunda da yönlendirici olacaktır.
Kişilik özelliklerinin belirlemesinin yanında ruhsal ve psikolojik durumun değerlendirilmesi ve diğer nitelikIerinin ölçülmesi, alanda profesyonel eğitim almış olmayı, deneyimi, araştırmayı, bilgi ve birikimi olduğu kadar yem çalışmaları takip edebilmeyi ve sürekli yenilenmeyi de gerektirmektedir.
.Aksi halde, alanda ehil olmayan kişilerce gelişi güzel yapılacak saptama ve değerlendirmeler, iş başvurusunda bulunmuş olan aday personelin haksızlığa uğramasına neden olurken aynı zamanda, uygun personel seçiminin yapılamaması nedeniyle işletmenin daha verimli ve etkin olmasını engelleyerek zarar görmesine yol açacaktır. Bu nedenlerle, personel seçiminin alanda uzmanlaşmış kişiler tarafından yapılması büyük önem taşımaktadır.